bir önceki yazımda ankara'ya gittiğimden bahsetmiştim. giderken acelemiz olduğu için otobüsle yolculuk yapmıştık. dönüşte ise bir yere yetişmemiz gerekmediği için treni tercih ettik. tıngır mıngır, içimize sine sine yolculuk yapmak için.
benim için kural şudur: ankara'ya trenle gidilir :) sadece ankara'ya değil, eskişehir'e de trenle gidilir. gidilmelidir hatta.
daha önceki tren yolculuklarımda tek başımaydım hep. yanımda birkaç kitap, sevdiğim şarkılar, belki bir defter...birkaç fotoğraf... haydarpaşa garında beni kimse yolculamadı. kimse arkamdan el sallamadı. ama gittiğim şehirde vardı yolumu dört gözle bekleyenler... istanbul'a döndüğümde de kimse karşılamazdı beni haydarpaşada. başım öne eğik, tutardım evin yolunu.
bu kez farklıydı ama. ilk kez arkadaşlarımla tren yolculuğu yapıyordum. ve bu aslında bir şanstı. murat uyurkulak'ın tol romanı geldi aklıma. yanımda oturan arkadaşıma baktım, yorgundu ama uyumak istemiyordu. onca yorgunluğa rağmen uzun zaman sonra bir araya gelmişiz, eski anıları yad etmek lazımdı, yoksa olmazdı.
çaprazımızdaki koltukta oturan diğer bir arkadaşımıza baktık. o da uyumaya direniyordu. "hadi, yemekli vagona gidelim" dedi aniden biri. kim olduğunu hatırlamıyorum. karar verilmişti, yemekli vagonda aldık soluğu...
daha önce birçok kez tren ile yolculuk yapmış olmama rağmen, ilk kez yemekli vagona gittim.
hayal ettiğim gibiydi yemekli vagon. daracık bir koridor...koridorun her iki tarafında dörder kişilik masalar...temiz ve beyaz masa örtüleri... küçük bir bar ve camlı buzdolabı...kocaman bir tepsi, tepsinin üzerinde çeşitli mezeler...yıpranmış bir takvim... eski bir radyo...ve radyoda zeki müren...güleryüzlü, orta yaşlı bir garson...
"hadi rakı içelim" dedi arkadaşlarımdan biri. karnım açtı, ne kadar direnmeye çalışsam da uykum vardı. 2 dubleden sonra uykudan gözümü açamayacak hale gelebilirdim. sadece ben değil, hepimiz aynı durumdaydık aslında. ama kimse "hayır" demedi.
haydari söyledik masaya. bir de beyaz peynir. yanında 3 duble rakı... konuşuyoruz. hayattan...en çok aşktan... bazen acıdan... araya birkaç dize karışıyor. anıları yeniden yaşıyoruz sanki. gülüyoruz...karnıma ağrılar giriyor kahkaha atmaktan. sonra başka şeylerden bahsediyoruz. özlediklerimizden... kaybettiklerimizden belki...hayallerimizden...
üç arkadaş, yıllar sonra oturmuşuz rakı sofrasına. içinde olduğumuz tren, istanbul'a doğru yol alıyor. saat gecenin 3'ü...yarın nerede olacağımız, ne yapacağımız kimsenin umurunda değil.
türk sanat müziğinden anlamasam da radyoda en sevdiğim şarkılardan birinin çaldığını duyuyorum. Müzeyyen Senar'a eşlik ediyorum ben de: "Binlerce güzel sevdim de en son sana vuruldum"
hadi o zaman şerefe...
http://fizy.com/#s/1lvm2x
p.s. murat uyurkulak'ın tol isimli romanını şiddetle tavsiye ederim. tol, diyarbakır'a trenle yapılan uzun bir yolculuğu anlatıyor. bu yolculukta iki adam arasında geçen konuşmalara şahit oluyoruz, genç adamın geçmişini aydınlatma çabalarına tanıklık ediyoruz. benim de en büyük hayallerimden biridir aslında. diyarbakır'a, düşlerimin şehrine trenle gitmek... belki bir gün....
28 Temmuz 2011 Perşembe
27 Temmuz 2011 Çarşamba
şaka maka 9 yıl olmuş
haftasonu üniversiteden bir arkadaşımın düğününe katılmak üzere ankara'ya düştü yolum. ankara'yı severim. birçok istanbullu'nun aksine ankara, güzel gelir bana. istanbul'daki karmaşadan uzak gelir, hatta sakin bile denebilir.
doğduğumdan beri boğaza kıyısı olan bir semtte yaşamama, denizi çok seviyor olmama rağmen, hiçbir zaman "deniz olmadan yaşayamam" demedim sanırım. her gün deniz yolunu kullanıyorum oysa ki. belki de alışkanlık olduğundan fark edemiyorum.
ama benim için bir şehirde yaşayabilmenin yegane kuralı, sevdiklerimin orada olması sanki. sevdiklerimin olduğu her yerde yaşayabilirmişim gibi geliyor ya, neyse fazla uzattım, bu başka bir yazımın konusu olabilir.
gelelim asıl bahsetmek istediğim noktaya. arkadaşlarımla birlikte gittik ankaraya. 4 kişi üniversiteden, biri de bir arkadaşımızın eşi. yani 5 kişi, düştük yollara. gidiş yolu biraz endişeliydi, "düğüne yetişebilecek miyiz, yollar nasıldır acaba" gibi sorularla geçirdik 6 saati.
güzel bir düğündü. ama dahası ben farklı hissediyordum kendimi. sahnede beyaz gelinliğin içindeki harika kadınla danseden yakışıklı adam, benim arkadaşımdı, arkadaştan öte abimdi. tüm üniversite hayatım boyunca beni korumuş kollamış, zor zamanlarımda yanımda olmuş abim...
masada yanımda oturan diğer arkadaşlarıma baktım. onlar da öyleydi. beraber büyüdüğümüzü fark ettim bir an.
9 yıl olmuştu tanışalı. istanbul'da üniversite öğrencisi olmanın verdiği nimetlerden yararlanmıştık tabiri caizse... okula gidip derse girmeden taksim'e içmeye gitmeler, dersten kaytarmalar, saatlerce okul bahçesinde çimlerde oturarak havadan sudan, memleket meselelerinden konuşmalar... ada'ya yapılan piknikler... sınavlar, stres... doğum günü kutlamaları...sınav zamanı birlikte sabahladığımız günler... evde toplanıp, sabaha kadar muhabbetin dibine vurduğumuz, gülmekten karnımızın ağrıdığı günler...zamam zaman üzüntülü anlar...hastalıklar, hatta bazen cenazeler....
şimdi geriye dönüp baktığımda üniversitenin kapısından ilk girdiğim günü hatırlıyorum. dün gibi.
bir de aynaya bakıyorum. ben büyümüşüm. onlar da büyümüş. hayat hepimizi fırlatmış atmış bir yerlere. bazıları memleketlerine geri dönmüş, bazıları istanbul'da çırpınmaya devam ediyor. hayat hepimize ayrı bir yol çizmiş olsa da, zaman zaman kesişiyor bu yollar. ve böyle zamanlarda ben, bunca zamanın nasıl bu kadar hızlı geçtiğine inanamayıp, şaşırıyorum. tabi bir de bu insanlar hayatımda olduğu için bir kez daha seviniyorum...
doğduğumdan beri boğaza kıyısı olan bir semtte yaşamama, denizi çok seviyor olmama rağmen, hiçbir zaman "deniz olmadan yaşayamam" demedim sanırım. her gün deniz yolunu kullanıyorum oysa ki. belki de alışkanlık olduğundan fark edemiyorum.
ama benim için bir şehirde yaşayabilmenin yegane kuralı, sevdiklerimin orada olması sanki. sevdiklerimin olduğu her yerde yaşayabilirmişim gibi geliyor ya, neyse fazla uzattım, bu başka bir yazımın konusu olabilir.
gelelim asıl bahsetmek istediğim noktaya. arkadaşlarımla birlikte gittik ankaraya. 4 kişi üniversiteden, biri de bir arkadaşımızın eşi. yani 5 kişi, düştük yollara. gidiş yolu biraz endişeliydi, "düğüne yetişebilecek miyiz, yollar nasıldır acaba" gibi sorularla geçirdik 6 saati.
güzel bir düğündü. ama dahası ben farklı hissediyordum kendimi. sahnede beyaz gelinliğin içindeki harika kadınla danseden yakışıklı adam, benim arkadaşımdı, arkadaştan öte abimdi. tüm üniversite hayatım boyunca beni korumuş kollamış, zor zamanlarımda yanımda olmuş abim...
masada yanımda oturan diğer arkadaşlarıma baktım. onlar da öyleydi. beraber büyüdüğümüzü fark ettim bir an.
9 yıl olmuştu tanışalı. istanbul'da üniversite öğrencisi olmanın verdiği nimetlerden yararlanmıştık tabiri caizse... okula gidip derse girmeden taksim'e içmeye gitmeler, dersten kaytarmalar, saatlerce okul bahçesinde çimlerde oturarak havadan sudan, memleket meselelerinden konuşmalar... ada'ya yapılan piknikler... sınavlar, stres... doğum günü kutlamaları...sınav zamanı birlikte sabahladığımız günler... evde toplanıp, sabaha kadar muhabbetin dibine vurduğumuz, gülmekten karnımızın ağrıdığı günler...zamam zaman üzüntülü anlar...hastalıklar, hatta bazen cenazeler....
şimdi geriye dönüp baktığımda üniversitenin kapısından ilk girdiğim günü hatırlıyorum. dün gibi.
bir de aynaya bakıyorum. ben büyümüşüm. onlar da büyümüş. hayat hepimizi fırlatmış atmış bir yerlere. bazıları memleketlerine geri dönmüş, bazıları istanbul'da çırpınmaya devam ediyor. hayat hepimize ayrı bir yol çizmiş olsa da, zaman zaman kesişiyor bu yollar. ve böyle zamanlarda ben, bunca zamanın nasıl bu kadar hızlı geçtiğine inanamayıp, şaşırıyorum. tabi bir de bu insanlar hayatımda olduğu için bir kez daha seviniyorum...
25 Temmuz 2011 Pazartesi
"başka"
keşke ankara'da birkaç gün kalabilseydim.
kalabilseydim, belki daha "başka" olacaktı bugün.
herkes çok bencil be marea. herkes "ölüm"den bihaber.
birilerini yargılamak, kestirip atmak ne kolay. ahlak zabıtalığına soyunmaya ne kadar hevesli herkes...
giden gidiyor da geride kalanın içine koskocaman keskin bir bıçak saplanıp kalıyor. ömrü boyunca kalbini kanatacak bir bıçak...
tüm bu olan bitenler karşısında soğukkanlı olmak için zorlarken kendimi, aklımda kalan tek cümle:
"insan, yakınlarından biri öldüğünde, ancak kendi canı yandığında bir nebze olsun anlayabiliyor ölümü"
başkalarının ölümü, hep "başka" geliyor birilerine.
"başka" ve "yabancı"...
keşke insana değer vermeyi öğrense birileri...
keşke!
kalabilseydim, belki daha "başka" olacaktı bugün.
herkes çok bencil be marea. herkes "ölüm"den bihaber.
birilerini yargılamak, kestirip atmak ne kolay. ahlak zabıtalığına soyunmaya ne kadar hevesli herkes...
giden gidiyor da geride kalanın içine koskocaman keskin bir bıçak saplanıp kalıyor. ömrü boyunca kalbini kanatacak bir bıçak...
tüm bu olan bitenler karşısında soğukkanlı olmak için zorlarken kendimi, aklımda kalan tek cümle:
"insan, yakınlarından biri öldüğünde, ancak kendi canı yandığında bir nebze olsun anlayabiliyor ölümü"
başkalarının ölümü, hep "başka" geliyor birilerine.
"başka" ve "yabancı"...
keşke insana değer vermeyi öğrense birileri...
keşke!
24 Temmuz 2011 Pazar
21 Temmuz 2011 Perşembe
istanbul hayallerime dar geliyor
oldum olası istanbul'u sevemedim. bu nedenle, yaz mevsiminde istanbul'da olmak daha da tahammül edilemez bir durum benim için.
istanbul doğumlu olmak bir yana, doğduğumdan beri bu şehirde yaşadığım halde sevemiyorum burayı.yaz mevsimini de sevmem zaten. ikisi biraraya gelince benim için tam bir kabus anlayacağınız.
şu sıralar herşeyden elimi eteğimi çekmeye hazır bir biçimde devam ettiriyorum hayatımı. uyumayı sevmem, ama erkenden yatıyorum. kitaplardan, filmlerden uzak duruyorum. tezimle ilgili tek satır yazmış ya da okumuş değilim 2 haftadır. kimseyi görmüyorum, görsem de konuşamıyorum, sohbet edemiyorum, birşey var, birşeyler var içimde. ne bilmiyorum? anlatamıyorum.anlayamıyorum hatta. boş boş bakıyorum herkese ve herşeye.bakalım nereye varacak sonu?
bu güzelim havada bu kapkara şehirde olduğum için acı çekiyorum.
hatta tabiri caizse burnumun direği sızlıyor.
ege beni beklerken...
sırtımda taşıdığım yükler çoktan boyumu aşmışken...
kamburum iyiden iyiye belirmişken. ve ben artık herşeyden, tüm sorulardan kurtulmak isterken.
bu işkence niye? dahası ne için?
tatile çıkmama az kaldı, "sabretmem lazım" diyerek kendimi avutmaya çalışsam da nafile.
tatil dönüşü yine bu şehre hapsolmayacak mıyım ? aynı eve, aynı odaya, aynı ofise... herşeyden ve hatta hayattan bile soyutlanmış bu koskoca plazanın 6.katına...
istanbul doğumlu olmak bir yana, doğduğumdan beri bu şehirde yaşadığım halde sevemiyorum burayı.yaz mevsimini de sevmem zaten. ikisi biraraya gelince benim için tam bir kabus anlayacağınız.
şu sıralar herşeyden elimi eteğimi çekmeye hazır bir biçimde devam ettiriyorum hayatımı. uyumayı sevmem, ama erkenden yatıyorum. kitaplardan, filmlerden uzak duruyorum. tezimle ilgili tek satır yazmış ya da okumuş değilim 2 haftadır. kimseyi görmüyorum, görsem de konuşamıyorum, sohbet edemiyorum, birşey var, birşeyler var içimde. ne bilmiyorum? anlatamıyorum.anlayamıyorum hatta. boş boş bakıyorum herkese ve herşeye.bakalım nereye varacak sonu?
bu güzelim havada bu kapkara şehirde olduğum için acı çekiyorum.
hatta tabiri caizse burnumun direği sızlıyor.
ege beni beklerken...
sırtımda taşıdığım yükler çoktan boyumu aşmışken...
kamburum iyiden iyiye belirmişken. ve ben artık herşeyden, tüm sorulardan kurtulmak isterken.
bu işkence niye? dahası ne için?
tatile çıkmama az kaldı, "sabretmem lazım" diyerek kendimi avutmaya çalışsam da nafile.
tatil dönüşü yine bu şehre hapsolmayacak mıyım ? aynı eve, aynı odaya, aynı ofise... herşeyden ve hatta hayattan bile soyutlanmış bu koskoca plazanın 6.katına...
14 Temmuz 2011 Perşembe
mim 2 :)
sevgili queen's choice beni mimlemiş, öncelikle çok teşekkür ediyorum kendisine. bu benim yanıtlayacağım ikinci mim :)
mimin konusu evinizde yangın çıksa ve tek bir eşya kurtarmak zorunda kalsanız, neyi kurtarırsınız ?
bu soruya yanıt vermek için çok zor aslında. daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi anılarımı yüklediğim bolca nesne var evimde, kitaplar, defterler, küçük aksesuarlar v.s
bu nedenle evimde bir yangın olsa neyi kurtaracağıma karar vermekte çok zorlanırım.
kısa hikayelerimi yazdığım bir defterim var. sanırım evimde bir yangın çıksa ilk kurtaracağım şey bu defter olur. 2 yıldan beri tuttuğum bu defterde kısa-uzun bir sürü hikaye var. birçoğu da gördüklerimden, yaşadıklarımdan yola çıkarak yazılmış kısa hikayeler. bu defter bir günlük değil ama geçmişe dönmek istediğimde bana yardımcı olan bir rehber gibi. bu nedenle benim için bir hayli önemli.
ben de bu mimi Hayal Meyal , Dolunay ve antiparadigma'ya gönderiyorum.
sevgiler
mimin konusu evinizde yangın çıksa ve tek bir eşya kurtarmak zorunda kalsanız, neyi kurtarırsınız ?
bu soruya yanıt vermek için çok zor aslında. daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi anılarımı yüklediğim bolca nesne var evimde, kitaplar, defterler, küçük aksesuarlar v.s
bu nedenle evimde bir yangın olsa neyi kurtaracağıma karar vermekte çok zorlanırım.
kısa hikayelerimi yazdığım bir defterim var. sanırım evimde bir yangın çıksa ilk kurtaracağım şey bu defter olur. 2 yıldan beri tuttuğum bu defterde kısa-uzun bir sürü hikaye var. birçoğu da gördüklerimden, yaşadıklarımdan yola çıkarak yazılmış kısa hikayeler. bu defter bir günlük değil ama geçmişe dönmek istediğimde bana yardımcı olan bir rehber gibi. bu nedenle benim için bir hayli önemli.
ben de bu mimi Hayal Meyal , Dolunay ve antiparadigma'ya gönderiyorum.
sevgiler
9 Temmuz 2011 Cumartesi
merhaba yalnızlık!
yalnızlığı severim.
evde tek başıma boş boş televizyon izlemeyi, saatlerce kitap okumayı...balkonda tek başıma kahvaltı etmeyi ya da bahçeyi sulamayı.
belki kendimi dinlemeyi...
en çok da sessizliği...
yanında kocaman bir kupada sade kahve...
belki hafif bir müzik...
yalnızlık bazen gerçekten çok güzel!
ne yazmıştı hakan günday
"insanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır"
uzun zamandan sonra
merhaba yalnızlık!
hayat bu aralar hiç yolunda gitmezken, herşey üst üste gelirken, beynimde bin tane soru varken ve her an bu sorulara yenileri eklenirken, yapılması gereken işlerin ardı arkası gelmezken, zaman bazen gereğinden hızlı bazen gereğinden yavaş geçerken, kendi gibi benim de dengemi bozarken.... her kafadan bir ses çıkarken...
ne de iyi geldi!
beynimdeki ve etraftaki tüm sesleri susturup, sessizliği dinlemek öyle güzel ki!
hoşgeldin sessizlik!
evde tek başıma boş boş televizyon izlemeyi, saatlerce kitap okumayı...balkonda tek başıma kahvaltı etmeyi ya da bahçeyi sulamayı.
belki kendimi dinlemeyi...
en çok da sessizliği...
yanında kocaman bir kupada sade kahve...
belki hafif bir müzik...
yalnızlık bazen gerçekten çok güzel!
ne yazmıştı hakan günday
"insanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır"
uzun zamandan sonra
merhaba yalnızlık!
hayat bu aralar hiç yolunda gitmezken, herşey üst üste gelirken, beynimde bin tane soru varken ve her an bu sorulara yenileri eklenirken, yapılması gereken işlerin ardı arkası gelmezken, zaman bazen gereğinden hızlı bazen gereğinden yavaş geçerken, kendi gibi benim de dengemi bozarken.... her kafadan bir ses çıkarken...
ne de iyi geldi!
beynimdeki ve etraftaki tüm sesleri susturup, sessizliği dinlemek öyle güzel ki!
hoşgeldin sessizlik!
5 Temmuz 2011 Salı
uzayıp giden sessizliğin sonu!
bir adam ile bir kadın oturuyor beşiktaş'ın ara sokaklarından birinde bir kafede.
önlerinde duran çayın tadını sevmemiş ikisi de, besbelli.
kadın sinirli sinirli masada duran çakmakla oynuyor.
adamsa, etrafı izliyor boş gözlerle.
neden konuşmuyorlar ki?
bu kadar uzun ve sabırla sessiz kalabildiklerine göre birbirlerine değil öfkeleri. ya da kayıtsızlıkları mı demeli?
muhtemelen yorgun geçen bir günün ardından ne yapacaklarını, ne konuşacaklarını bilemediklerinden bu huzursuzluk hali.
adam, mesai saatleri içinde neler yaptığını anlatmaya başlıyor uzun uzun. kadın, dinliyor boş gözlerle. anlıyor söylediklerini ama yorum yapmıyor. gözünün içine bakıyor adamın, birşeyler arıyor o gözbebeklerinde, besbelli. ama aradığı herneyse bulamıyor işte.
dinliyor sadece, ara sıra başı ile onaylıyor. adamın yüzü asık. neye sinirlendi acaba, kimbilir!
uzun sessizlikler....upuzun sessizlikler....dışarıdan izleyen üçüncü kişileri bile yoran sessizlikler...
ara ara dudaklarından çıkan birkaç cümle. hiçbiri birbirini tamamlamayan birbirinden kopuk cümleler. biraraya getirildiğinde anlamlı bir bütün yaratmayan.
sonra aniden, kaçamak bir gülümseme. adama ne kadar da yakışıyormuş gülümsemek.
neden bunca zamandır gülümsememiş ki? acaba!
benimkisi boş merak.
kadının da yüzünde güller açıyor şimdi. gözlerindeki o kaygılı ifade yerini umuda bırakıyor sanki. yavaş yavaş bahara dönüyor kış. sanki kadın için hayat, o gülümsemeden sonra başlıyor...
bu gerçek olabilir mi?
küçücük bir gülümsemenin başladığı yerde, hayat da başlayabilir mi?
başlar elbet.
bugün gördüm ben!
önlerinde duran çayın tadını sevmemiş ikisi de, besbelli.
kadın sinirli sinirli masada duran çakmakla oynuyor.
adamsa, etrafı izliyor boş gözlerle.
neden konuşmuyorlar ki?
bu kadar uzun ve sabırla sessiz kalabildiklerine göre birbirlerine değil öfkeleri. ya da kayıtsızlıkları mı demeli?
muhtemelen yorgun geçen bir günün ardından ne yapacaklarını, ne konuşacaklarını bilemediklerinden bu huzursuzluk hali.
adam, mesai saatleri içinde neler yaptığını anlatmaya başlıyor uzun uzun. kadın, dinliyor boş gözlerle. anlıyor söylediklerini ama yorum yapmıyor. gözünün içine bakıyor adamın, birşeyler arıyor o gözbebeklerinde, besbelli. ama aradığı herneyse bulamıyor işte.
dinliyor sadece, ara sıra başı ile onaylıyor. adamın yüzü asık. neye sinirlendi acaba, kimbilir!
uzun sessizlikler....upuzun sessizlikler....dışarıdan izleyen üçüncü kişileri bile yoran sessizlikler...
ara ara dudaklarından çıkan birkaç cümle. hiçbiri birbirini tamamlamayan birbirinden kopuk cümleler. biraraya getirildiğinde anlamlı bir bütün yaratmayan.
sonra aniden, kaçamak bir gülümseme. adama ne kadar da yakışıyormuş gülümsemek.
neden bunca zamandır gülümsememiş ki? acaba!
benimkisi boş merak.
kadının da yüzünde güller açıyor şimdi. gözlerindeki o kaygılı ifade yerini umuda bırakıyor sanki. yavaş yavaş bahara dönüyor kış. sanki kadın için hayat, o gülümsemeden sonra başlıyor...
bu gerçek olabilir mi?
küçücük bir gülümsemenin başladığı yerde, hayat da başlayabilir mi?
başlar elbet.
bugün gördüm ben!
4 Temmuz 2011 Pazartesi
bu kadar tembellik yeter!
yapmam gereken o kadar çok şey var ki...haftasonu binbir özenle hazırladığım yapılacaklar listesi öylece duruyor masamın üzerinde. 2 gün yetmiyor bana.
ya da yapmam gereken işlerin sonu gelmiyor.
kabul ediyorum, bu aralar bıraktım herşeyi. kolumu kaldıracak gücü bulamıyorum kendimde. nefesim kesiliyor, sürekli bir sıkıntı, hüzün hali.
aslında uyumaktan nefret etmeme rağmen, sabahları kalkmak öyle zor geliyor ki. kaçıyorum herşeyden, daha doğrusu kaçmaya çalışıyorum.
uyusam, uyanmasam... hiçbir yere gitmesem, hiçbirşey yapmasam... kimseye hesap vermesem..konuşmasam. hiçbir yere yetişmek zorunda kalmasam... koşmasam...yavaş yavaş ilerlese keşke hayat. olmaz mı?
olmuyor işte.
bu kadar tembellik yeter dimi? artık kaldığım yerden devam etmek lazım. gidilecek yollar var beni bekleyen. yapılacak işler. bitirilecek kitaplar. zaman zaman takılsam da taşlara, durmak zorunda da olsam, koşmam gereken uzun bir maraton var.
ne olur, biraz daha sabır!
3 Temmuz 2011 Pazar
ama güzel uyanmıştık güne
yaz geldi gelmesine ama mutsuzluk, umutsuzluk dizboyu.sanırım "sürdürülebilir mutluluk", yaz mevsiminde daha zor benim için.
oysa güzel başlamıştı dün ve bugün.
şairin dediği gibi "Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık/ Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı......... /Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz/Sanki hiç olmamıştı"
özellikle de yazın pazar geceleri koskoca bir taş gelip oturuyor boğazıma. sesim çıkmıyor, konuşamıyorum. bir sıkıntı geliyor, gitmek bilmiyor.ertesi gün iş günü olduğundan falan değil, başka bambaşka birşey. nedenini tam olarak bilemediğim. umutsuzluk mu? belki.
yazın en çok pazar geceleri çaresizliğim vuruluyor yüzüme. en çok bu geceler, içim acıyor.
bıraksam kendimi, ağlarım belki gün doğana kadar da.
ama neye yarar ki?
hiçbir yere gidemeyecekmişim sanki. herşey hep böyle devam edecekmiş.
mutsuz, huzursuz ve gri.... hep gri!
değişmeyecekmiş hiçbirşey. bu kahrolası şehirde çakılıp kalacakmışım da hayat daha da hızlı geçecekmiş.mutsuzluğum kalıcı olacakmış sanki, sislenecekmiş hep gözlerim. heryer puslu. herşey silik.
yok artık, daha neler!
1 Temmuz 2011 Cuma
Mim: Anı Sandığı
sevgili ayl-in beni mimlemiş. bu benim yanıtlayacağım ilk mim, o yüzden iki kere teşekkür ediyorum ayl-in'e :)konumuz, anılar ve anıların yüklendiği eşyalar. hafızası güçlü ve anılarına sıkı sıkıya bağlı biri olarak benim için anlatması güç biraz aslında. çünkü o kadar çok anı ve o anılara ilişkin o kadar çok eşya biriktirdim ki sandığımda. hangisinden bahsedeceğini bilemiyor insan, onca karmaşanın arasında.
karmaşa dediğime de bakmayın lütfen, hepsi benim için ayrı ayrı önemli. ve hepsi muhtemelen hayatımın sonuna kadar saklanacak, zaman zaman yerinden çıkarılıp bakılacak, temizlenecek, sonra yeniden saklanmak üzere yerine konulacak. hepsi güzel ve mutlu anlara dair birkaç küçük eşya o kadar...
tüm bunları sakladığım yerlerden çıkarıp bakıyorum bazen. bakıp o eski ve mutlu günleri yeniden anıyorum.
çekmecemde bir adisyon duruyor mesela. adisyonun arka kısmında da küçük iskender'den iki kırık dize
"hayata alıştırdığın gibi kalbini, ölüme de alıştır Dicle'm
ölümüme de alıştır"
ne kadar zaman geçti aradan, 4 yıldan fazla olmalı. hala saklarım o adisyonu. neler neler hatırlatır bana? dicle'nin kenarında içilen demli çay mesela. şiirden, aşktan, hayattan bahsetmelerimiz. arkadaşlar.... arada hafif esen rüzgar...
esmer bir adam sonra. saçları simsiyah. içinde kaybolma isteği uyandıracak kadar siyah ve kıvırcık.
bir de ben. ilk kez adım attığı bir şehirden dönmek istemeyen, ölene kadar orada, o adamın yanında kalacağını düşünen, tüm zorluklara göğüs gerebileceğini hisseden inatçı ben.
şimdi o adisyona baktığımda herşey yeniden canlanıyor zihnimde. sanki yeniden oradaymışım gibi. yine aynı insanlar varmış yanımda. yine aşktan bahsediyormuşuz. yine ölümden dem vuruyormuşuz. ölümün bilinmezliğinden, bu bilinmezliğin biz fanileri meraklandırdığından. ölümden bahsederken, adisyonun arkasına o dizelerin yazıldığını hatırlıyorum mesela. dicle nehrini hatırlıyorum sonra. nehrin kenarında oturup saatlerce sohbet ettiğimizi.
başka neler mi var sandığımda? bir şarap şişesi mantarı mesela. birlikte içilen ilk şarabın mantarı. üzerine içildiği tarih yazılmış. sonra gökçeada'ya giderken bindiğim arabalı vapurun bileti... arkasına minik bir desen çizilmiş.
bir defterim var mesela. tam 365 sayfalı bir defter. her sayfası dolu...dizelerle, cümlelerle... o esmer adamın çizdiği resimlerle...
kaz dağları'nda tanıştığımız yaşlı ressamdan aldığım cam kolye. o kolyenin bana hatırlattıkları...fotoğraflar sonra. köy pazarından aldığım kekik, lavanta. küçük keselerin içinde. pazarda baharat satan teyzeyle birlikte çektirdiğimiz fotoğraf.
bu kadarla bitmiyor elbette. boşuna "fil gibi hafızan var" demezler bana arkadaşlarım. anlatacak o kadar çok anım var ki. mutluyum ben onlarla. günlük hayatın koşturmacasından, stresinden sıkıldığımda, umutsuzluğa düştüğümde geçmiş günleri hatırlayıp kendimi iyi hissetmek, yeniden umutlanmak için sarılıyorum bu detaylara. iyi geliyor bana. hatırlamak, iyi geliyor.
ayl-in'e tekrar teşekkür ediyorum. bu mim benden, ezgi , yaruze, Aylak Kedi, La Luna Bir Yer ve ateşinsesi' ne gitsin. mim konusu anılar ve Anıların yüklendiği eşyalar...
sevgiler...
"hayata alıştırdığın gibi kalbini, ölüme de alıştır Dicle'm
ölümüme de alıştır"
ne kadar zaman geçti aradan, 4 yıldan fazla olmalı. hala saklarım o adisyonu. neler neler hatırlatır bana? dicle'nin kenarında içilen demli çay mesela. şiirden, aşktan, hayattan bahsetmelerimiz. arkadaşlar.... arada hafif esen rüzgar...
esmer bir adam sonra. saçları simsiyah. içinde kaybolma isteği uyandıracak kadar siyah ve kıvırcık.
bir de ben. ilk kez adım attığı bir şehirden dönmek istemeyen, ölene kadar orada, o adamın yanında kalacağını düşünen, tüm zorluklara göğüs gerebileceğini hisseden inatçı ben.
şimdi o adisyona baktığımda herşey yeniden canlanıyor zihnimde. sanki yeniden oradaymışım gibi. yine aynı insanlar varmış yanımda. yine aşktan bahsediyormuşuz. yine ölümden dem vuruyormuşuz. ölümün bilinmezliğinden, bu bilinmezliğin biz fanileri meraklandırdığından. ölümden bahsederken, adisyonun arkasına o dizelerin yazıldığını hatırlıyorum mesela. dicle nehrini hatırlıyorum sonra. nehrin kenarında oturup saatlerce sohbet ettiğimizi.
başka neler mi var sandığımda? bir şarap şişesi mantarı mesela. birlikte içilen ilk şarabın mantarı. üzerine içildiği tarih yazılmış. sonra gökçeada'ya giderken bindiğim arabalı vapurun bileti... arkasına minik bir desen çizilmiş.
bir defterim var mesela. tam 365 sayfalı bir defter. her sayfası dolu...dizelerle, cümlelerle... o esmer adamın çizdiği resimlerle...
kaz dağları'nda tanıştığımız yaşlı ressamdan aldığım cam kolye. o kolyenin bana hatırlattıkları...fotoğraflar sonra. köy pazarından aldığım kekik, lavanta. küçük keselerin içinde. pazarda baharat satan teyzeyle birlikte çektirdiğimiz fotoğraf.
bu kadarla bitmiyor elbette. boşuna "fil gibi hafızan var" demezler bana arkadaşlarım. anlatacak o kadar çok anım var ki. mutluyum ben onlarla. günlük hayatın koşturmacasından, stresinden sıkıldığımda, umutsuzluğa düştüğümde geçmiş günleri hatırlayıp kendimi iyi hissetmek, yeniden umutlanmak için sarılıyorum bu detaylara. iyi geliyor bana. hatırlamak, iyi geliyor.
ayl-in'e tekrar teşekkür ediyorum. bu mim benden, ezgi , yaruze, Aylak Kedi, La Luna Bir Yer ve ateşinsesi' ne gitsin. mim konusu anılar ve Anıların yüklendiği eşyalar...
sevgiler...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)