28 Kasım 2010 Pazar

ne olur sanki!



saçlarımı kestirsem sevgilim yine de beni sever mi acaba?
bir sabah uyansam uykumdan.
geceden içmeye başladığım yarım kalmış şarap duruyor olsa hala masada.
uzun uzun baksam aynaya
sıkılsam saçlarımın siyahından
sıkılsam o kıvırcıkların arasındaki gizli anlamlardan...
uzun saçlarımı kısacık kestirmeye karar versem?
uzun ve telleri birbirine karışmış saçlarımı kısacık kestirsem!

bir başka ben daha çıksa ortaya
aynaya bakıp bakıp tanıyamasam kendimi
sevgilim tanımasa ama yine de sevse beni...
beraber toprağa gömdüğümüz her ne varsa dirilse yeniden...
belki unuttuğumuz şeyleri yeniden hatırlarız...

ne olur sanki!

bir kahraman daha karıştı sonsuzluğa

ortaokul birinci sınıftaydım sanırım. oturduğumuz binanın alt katındaki dükkanı kiraya vermişti dedem. beyaz saçlı, uzun boylu pek konuşmayan bir adam. özkan amca...
özkan amca, pek konuşmazdı, daha çok düşünürdü, hep düşünceli görünürdü, içine kapanıktı. 50'li yaşlarının başında olmasına rağmen elleri titrerdi.

çünkü çok yanıyordu canı. 17 yaşındaki oğlu, intihar etmişti evlerinin bodrumunda. üstelik oğlunu tavanda sallanırken özkan amca bulmuştu. az konuşmasının, sürekli düşünceli görünmesinin ve ellerinin titremesinin nedeni buydu.

belki de bu yüzden bu kadar seviyordu çocukları? belki de bu yüzden her sabah okula gitmek için servis beklerken, benimle sohbet ediyordu? bu yüzdendi işte bana bakarken hüzünlü bakışı.
pek gelen giden olmazdı dükkana, ama özkan amca orada mutlu görünüyordu, oyalanacak birşeyleri vardı en azından.

manav dükkanı vardı özkan amca'nın. meyva yemeyi o zamanlar da sevmezdim ben. öğlenleri giderdim okula. servisin gelmesine 10 dakika kala inerdim manavın önüne. özkan amca, beni içeri çağırırdı. dışarıda, soğukta beklemeyeyim diye.

girerdim içeri. özkan amca, her gün bir meyva verirdi, okulda yemem için. mevsimin en güzel meyvasından verirdi.meyvaların ne kadar yararlı olduklarından bahsederdi.
ona meyva yemeyi sevmediğini söyleyemezdim, sessizce verdiği meyvayı alır, çantama koyardım.

okula gittiğimde, zaten meyva yemeyi sevmediğim için hiç aklıma gelmezdi çantamda olduğu.
zaten o zamanlar elma dışında muz, mandalina, kivi gibi meyvalar çok pahalıydı. ve okulda bunları yemek çok ayıp sayılırdı.

neyse işte...öyle böyle geçti zaman. özkan amca, her gün meyva verdi bana, bazen ben istemediğimi söylesem de dinlemedi, ısrarla koydu çantama. her akşam eve döndüğümde çantamda ezilmiş meyvaları çıkarırdı annem.

geçti zaman. özkan amca 6 ay sonra kapadı manav dükkanını.. kendine başka bir meşgale bulmaya çalıştı. çok üzülmüştüm onun gidişine, sessizdi ama orada olduğunu bilmek başba bir güven veriyordu insana.

sonra bizim mahalleden de taşındı özkan amcalar...
sanırım ortaokul yıllarımdan beri görmedim özkan amcayı.
ara sıra eşiyle karşılaşırdım, özkan amcaya selamlarımı iletirdim.

geçen gün annem özkan amcanın vefat ettiğini söyledi.
hem de kişiliğine yakışır biçimde sessiz sessiz veda ettiğini...
birşey koptu içimden.
çocukluğuma dair anılarımdaki kahramanlardan biri de karışmıştı sonsuzluğa.
sırada kim var diye düşünmek istemiyorum
ölüm giderek yaklaşıyor

ben gerçekten büyüyor muyum?

21 Kasım 2010 Pazar

bu ülkede sorular sorulur ama birçoğu yanıtsız bırakılır

nadiren evde geçirdiğim cumartesi günlerinden biri daha.
pek birşey yapmadan, daha doğrusu yapamadan harcadım gitti bugünü de. bir gün daha eksildi ömrümün takviminden.
bu aralar "zaman" kavramı ile kafayı bozmuş durumdayım yine. zamanı ne kadar doğru harcıyorum? neler yapıyorum? yapmak istediklerimin neresindeyim? daha da önemlisi ne yapmak istiyorum? bu ve bunun gibi sorular dönüp duruyor beynimde. herneyse bu sorular, başka bir yazının konusu olabilecek nitelikte.

"Türkiye'de Gençlik Miti-1980 sonrası Türkiye Gençliği" isimli bir kitap okuyorum. Türkiye'de 1980 sonrası gençliği yerden yere vurmadan, küçümseden eleştiren, anlamaya çalışan bir kitap. bu durumdan pek hoşnut olmasam da 80 sonrası kuşağa dahilim ben de. o nedenle daha da ilgimi çeken bir kitap.

bugün odada tüm dikkatimi bu kitaba yoğunlaştırmaya çalışırken, içeriden gelen televizyon sesi tüm dikkatimi dağıttı. 5 yaşındaki oğlu ile taliban'a katılan bir babadan bahsediyordu, çocuğun cihat çağrısı yaptığı belirtiliyordu. akıl fikir diliyorum o babaya!
sen ne yaparsan yap da o çocuğun günahı ne?
o çocuk daha cihat kelimesinin anlamını bile bilmiyor.
elinde oyuncakları olması gerekirken, nereden çıktı o "kara kuru silah"!
kulağımda birden Altan Erkekli'nin sesi çınladı. "Bana bir şeyhler oluyor" isimli oyundan bir replik.Erkekli'nin "Ama yapmayın, o daha bir çocuk dedi Tanrı"* diyen kırılgan, ağlamaklı sesi...
ne yazık, anne babamızı seçemiyoruz işte.

ardından başka bir haber daha.
geçenlerde bursa'da cinnet getirip iş arkadaşlarını vuran polis memurundan bahsediyor. habere göre bu polis memuruna askerdeyken yaşadığı psikolojik sorunlar nedeniyle silah verilmemiş. ama adam, sonra polis olup silah alabiliyor eline.
nasıl oluyor acaba? bunu sorgulayacak kimse var mı bu ülkede?

yok bence, varsa da değiştirmeyecek hiçbirşeyi
çünkü bu ülkede sorular sadece sorulur, birçoğu yanıtsız bırakılır.
çekilen acılar kalır sadece bu ülkede.

birazdan uykuya dalmak için yatacağım.
ama uyku tutmayacak. yarın yine aynı dünyaya uyanacağımı bilmek kaçırıyor uykularımı.
şiir yazacağım.hikaye yazacağım. olmayacak. hepsi sadece kelimelerde kalacak.
sevgilim, resim yapacak. en çok yeşil rengi kullanacak resimlerinde. çünkü yeşil, barışın rengidir diyecek. siyahı daha çok sevmeme rağmen, seveceğim o resimleri. barışı sevdiğim gibi.

birileri barış ve özgürlük şarkıları söyleyecek. birileri her yerde barıştan bahsedecek. yine de yetmeyecek.
daha çok acı çekilecek. acıların sonu gelmeyecek. barışa kapatılacak kulaklar...barış sözcüğü silinecek sözlüklerden. daha fazla şiddet aşılanacak. ne kadar şiddet gösterirsen, o kadar var olduğun sanılacak. şimdi olduğu gibi...

başka bir dünyanın mümkün olduğunu bilirken, nasıl katlanacağız?

*"Bana Bir Şeyhler Oluyor" isimli oyundan, bahsettiğim repliğin geçtiği kısmın videosunu izlemek için tıklayabilirsiniz.

20 Kasım 2010 Cumartesi

tanrı, beni yazı yazamamakla cezalandırıyor

sağ elimin kemikleri sızlıyor günlerdir. öyle böyle bir sızı değil, aniden geliyor, titriyor elim. bıçak saplanıyor sanki.

tanrı, beni yazı yazamamakla cezalandırıyor.
bir tek bundan korkuyorum.
bir gün yazacak birşeylerimin olmamasından korkuyorum.
kelimelerimin tükenmesinden.

susuyorum, konuşmuyorum, sağlığım izin verdiği zamanlarda yazmaya çalışıyorum sadece.
evim diyemediğim bu dört duvarın içinde tavana bakarak geçiriyorum günlerimi. zaten günler de çok hızlı geçiyor, sağolsunlar...
telefon ara sıra çalıyor ama cevap vermiyorum. kapı , çalmıyor bile.
tavana bakmadığım anlar ise, yalnızlık mı daha kötü kimsesizlik mi diye düşünerek geçiyor. yoksa aslında ikisi de aynı mı?
karar veremiyorum.

dönüp arkama bakıyorum.
hayatım yarım kalmışlıklar toplamı...
hepsini biraraya getirsem yine de bir bütün etmiyor.
nereden başlasam toparlamaya, onu da bilemiyorum.

heryer karmakarışık...
yarım bırakılmış şiirler... bir iki satır yazılıp bir kenara atılmış defterler...
okunmayı bekleyen kitaplar...
tab ettirilmeyi bekleyen makaralarca film...
hepsi bir kenarda "doğru zaman"ın gelmesini bekliyor.

o "doğru zaman" ne zaman gelecek acaba?
boşa geçiyor bu günler...
bir gün, zamanım kalmadığında, ne yapacağım?

6 Kasım 2010 Cumartesi

taşlardan yaratılan düşler şehri

2 yıldır görmediğim bir arkadaşım, istanbul'a gelmiş. günlerdir uykusuzluktan kıvrandığım için geçen hafta iş çıkışı 1 saatliğine uğrayabildim yanına.
"diyarbakır nasıl?" diye sordum ona.
şaşırdı. sadece o değil, masadaki herkes şaşırdı bu soruma.
"iyi", "iyi işte, en son geldiğinde nasılsa öyle hala" dedi.

"çok özledim" dedim. diyarbakır'ı çok özledim.

günlerdir o şehri düşünüyorum. hayatımda eksik olan şeyi bulduğumu zannediyorum galiba.
içimde yaşadığım ama ait olamadığım bu şehrin yerine başka bir şehir koymaya çalışıyorum.
belki oraya ait olabilirim diye.

o şehirde ne gördüm ben?
ne hissettim o gökyüzüne bakarken? neler geçti içimden? neye sevindim? bulutlar nasıl elimi uzatsam dokunabilecekmişim gibi yakın göründü gözüme?
hangi sokakları arşınladım adım adım?
dicle nehri'nin hangi kıyısında bıraktım diğer yarımı?
içtiğim kaçak çayın tadı hala damağımda.


o bile anlam veremiyor diyarbakır'ı neden bu kadar sevdiğime...
nedeni değil, sonucu önemli olan...

bir daha ne zaman o şehrin sınırlarından içeri girebilirim acaba?
ne zaman baharat kokuları arasında kaybolurum?
şehrin dört bir yanını saran surlara çıkıp, uzaklara dalar gözlerim?
bilmiyorum ama bekliyorum sabırla.

bir gün yine gideceğim oraya.
bir yarımı bıraktığım o topraklara adım atacağım....

yine...
yeniden...
taşlar ve düşler şehrine.
dünü ve yarını umursamadan düşler doğurduğum o şehre...
şehrime....

5 Kasım 2010 Cuma

bir "kafası karışığın" kaleminden dökülenler...

neredeyse 20 gündür yeni birşey yazmamış olmamın nedeni zaman bulamamam falan değil. kafamdakileri toparlayamıyorum bir türlü.

öte yandan kafamın içinde dönüp duran, dikkatimi dağıtan düşüncelerin ne olduğu hakkında da pek fikrim yok.

ya da acaba var mı?

bilmiyorum.

19 ekim'den bugüne kadar 4 kere yazı yazma girişimim olmuş. hepsini taslak olarak kaydetmişim. yarım yamalak cümleler işte.
kırık dökük bir binayı onarmaktansa, yıkıp yeniden...en baştan yapmayı seçiyorum bu kez.çünkü biliyorum, enkazdan yeni birşey yaratmanın ne kadar zor olduğunu.
herşeyi sildim. en baştan değil "yeni baştan" başlıyorum.

geçen hafta bir yaşıma daha girdim. hani insanlar, doğumgünlerinde çok mutlu olur, parti falan yaparlar ya, neden bilmiyorum ama ben hep hüzünlenirim doğum günümde. yaşlandığım için falan değil, yanlış anlaşılmasın.

her doğumgünümde hep aynı soruları sorarım kendime. "bu hayattaki amacım ne?" "ne yapıyorum ben?" "yarın ne olacak?" "ardımda ne bırakacağım?"
ve her doğumgünümde yine doğru düzgün bir yanıt veremem hiçbir soruya.

abartılacak bir gün değil, geçti gitti işte. iyi ki de geçti. nasılsa değiştirmiyor gidişatı.

istanbul'daki kaosun içinde çırpınmaya devam ediyorum hala. iş çıkışı bindiğim kalabalık iett otobüslerinde gözlerim açık rüya görmeye zorluyorum kendimi. eskiden ne çok hayal kurardım.
neden artık hayal kurmadığımı düşünüyorum üsküdar'e geçen motora bindiğimde.

içimdeki ses, susmuyor

okula giderken bindiğim tramvayda kendimi turist gibi hissediyorum. etrafımdaki insanlar bilmediğim bir dilde benim hakkımda konuşuyorlar sanki. tramvay sirkeci'den gülhane'ye doğru kıvrılırken, halı satan dükkanları görüp şaşırıyorum. sanki ilk kez el dokuması halı görüyorum. sanki ilk kez geçiyorum oralardan.
oysa 8 senedir aynı yolu gidiyorum ben.

1 hafta önce karşılaştığım bir arkadaşımı sokakta yeniden görünce şaşırıyorum. sanki uzun zamandır görüşmemişiz gibi hissediyorum.
gözlerim unutuyor gördüklerini.
hafızam zaten delik deşik olmuş, hatıra sızdırıyor.


nedir nedeni bu yabancılığımın?
nedeni nedir bu savruk halimin?


bilmiyorum.
belki de gerek bile yoktur bilmeye.

ne de olsa tüm bunlar, bir "kafası karışığın" kaleminden dökülenler...
sadece bu kadar...