24 Ocak 2010 Pazar

alışmak mucize mi? ihanet mi?

insan herşeye alışıyor zamanla derler ya...doğru aslında. öyle garip bir yaradılışımız var işte.
önce bocalıyoruz. isyan ediyoruz. direniyoruz belki.
sonra zaman geçiyor. diniyor öfkemiz.
alışıyoruz.
kanıksıyoruz herşeyi. belki içselleştiriyoruz. önceden sorun olarak gördüğümüz herşey ortadan kayboluyor sanki. ama çözülmüyor. sadece alıştığımız için sorun etmiyoruz artık.
alışmak mucize mi?
yoksa insanın kendine, kendi duygularına yaptığı bir ihanet türü mü?
hiç bir zaman bilinemeyecek bu sorunun cevabı.
çünkü kimse kendine bile yeterince dürüst olamayacak.
alışıyoruz sessizliğe,
çalmayan telefonlara,
ısrarla çalan telefonlara, telefonun diğer ucundaki kırgın seslere,
aynı kanı taşıdığımız insanların sessiz sessiz tükenişine,
soruların cevapsız kalışına,
hatta bazen sorunların hiç sorulmayışına,
çaresiz eli kolu bağlı oturmaya,
alışıyoruz işte.
ölüme de alışıyoruz yaşama alıştığımız gibi...

sonlara da alışıyoruz başlangıçlara alıştığımız gibi...

19 Ocak 2010 Salı

3 yıl geçti de ne değişti?


yine geldi çattı 19 Ocak. Bugün İstanbul'da kar yağıyor. Hava soğuk.Ama üşümemizin soğuktan başka bir nedeni var.
3 yıl önce bugün nasıldı hava? Pek hatırlamıyorum. Aklımda kalan tek şey titrediğim.
Ağlamaktan gözleri kızıla dönmüş insanlar hatırlıyorum. Ben de onların arasındaydım. Sürekli burnumu çekerken çıkardığım ses, hıçkırıkların arasında kayboluyordu neyseki.
"Ağladın mı?" diye sormuştu eve gittiğimde annem.
sonra benim cevabımı vermemi beklemeden "soğuktandır belki de" deyip kapamıştı konuyu.
verecek çok cevabım vardı. anlatacak çok hikayem.
ama susmuştu dilim.
susup sabretmiştim.

3 yıl nasıl hızla geçti gitti.
3 yıl geçti de ne değişti?
sen gittin gideli hiçbir şey değişmedi Hrant abi...
sadece daha çok kirlendik...



14 Ocak 2010 Perşembe

bitse...

Günlük hayatın koşturmacasından sıkıldığım her günün sonunda eve dönerken Beşiktaş sahilinde bir sigara molası veriyorum. Şehrin ışıklarına bakıyorum uzun uzun, geçip giden vapurlara.
Bir an önce evlerine gitmek için koşturan insanlara.
Düşünüyorum uzun uzun. Daha çok susuyorum.
Şehri aydınlatan ışıklar ne zaman benim yolumu aydınlatacak, merak ediyorum.
Herşeyi ve herkesi bırakıp gitsem...
hiç bilmediğim hiç tanımadığım yerlere...
kimse soru sormasa...anlamsız bakışlarla süzmeseler beni...

olmaz mı?

not: Son günlerde çok sevdiğim bir arkadaşımın grubu "Kaçak"ın ilk albümü "Silahlı ve tehlikeli"yi dinliyorum. Özellikle de "Ayrılık şarkısı" ve "Ölünür de" şarkıları müthiş. İmkanınız varsa dinleyiniz, dinletiniz efendim...Saygılar sevgiler...

13 Ocak 2010 Çarşamba

anlamsızlığın ortasında

şimdi geriye dönüp baktığımda 157 günün nasıl geçtiğini anlayamıyorum.
zordu elbette...ama bitiyor işte.hepsi gibi.daha önce geçip giden her şey gibi.
başlayan ve biten her şey gibi.
insan yaşadığı her şeyden bir ders çıkarabilir mi? değişim insanlar için ne kadar zor?
aradan geçen onca zamana rağmen bitmiyor beynimde dönüp duran sorular.
daha mutluyum belki.
ama bardağın diğer yarısı hala boş.

ve günlerdir ayaklarım yere basmazken, bugün aniden kapaklandım yere.
içimde garip bir sızı.

hiçbirşeyin değişmeyeceğini bile bile nasıl umutlu olabilir ki insan?

2 Ocak 2010 Cumartesi

domino taşlarının altında...

domino taşları duruyordu hiç eşya olmayan bembeyaz bir odada. odanın beyazlığına inat simsiyah domino taşları. ama bildiğim domino taşları gibi değildi bunlar. koskocaman, insan boyunda.
kim dizmişti bu taşları? bilmiyordu kimse.
hafif bir rüzgar yerle bir edebilir miydi bu sırayı?
hiç sanmıyordum.
bir el durduk yere dokundu en baştaki taşa. sert bir dokunuştu, kabul etmek lazım.
yerle bir oldu tüm taşlar.
domino taşlarının altında kalan kadının son nefesi yankılandı beyaz duvarlı boş odada?
duydunuz mu?
o kadın hiç sevmezdi beyazı...beyazlığı...hayatı mıydı üzerine yıkılan? bütün suçlar üstüne yıkıldı, da hataların altında mı kaldı acaba?
şimdi tüm renkler kayboldu. her yer bembeyaz.mide bulandırıcı bir beyaz.

"hayat o kadar zor mu
atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara"