24 Eylül 2010 Cuma

suçlunun kim olduğunu bulmak, bu saatten sonra hiçbir işe yaramayacak

yorgunum, hem de çok yorgunum. nedenini tam olarak kestiremiyorum.
bugün tam tamına 9 saat 10 dakika bilgisayar başında çalıştıktan ve artık sağ elimin parmaklarını hissedemez duruma geldikten sonra çıktım işten.

levent durağından bindiğim metro, korktuğum kadar kalabalık değildi. kafamda binbir düşünce, omuzlarım her zamankinden daha fazla çökmüş, bindim metroya. başımı yasladığım camdan içinde ilerlediğimiz tünele bakmaya başladım.

kafamda binbir türlü düşünce dönüp dururken ve hiçbirine odaklanamazken, gözlerim her an ağlamaya hazırmış gibi dolu dolu, 6-7 yaşlarında bir erkek çocuğunun sesi geldi kulaklarıma.

başımı çevirip sesin nereden geldiğine baktım, üzerinde okul forması sırtında çantasıyla annesinin elini tutan bir çocuktu. kapının önünde ayakta duruyorlardı. çocuk, yaşından beklenmeyecek düzgün cümleler kuruyordu.

metro girişinde bulunan tabeladan bahsediyordu annesine. mutlaka görmüşsünüzdür. rayların elektrik yüklü olduğunu, bu nedenle sarı çizginin geçilmemesi gerektiğini çizimlerle gösteren tabelalar. resimde gördüğü elektrik çarpmış adama üzüldüğünden bahsediyordu.

"ölüm, kötü birşey, biliyorum anne" diyordu. "ölüm kötü birşey ama bazen gerekli. kötü adamlar var,anne. hırsızlık yapıyorlar, boş yere diğer insanları üzüyorlar. onlar öldüğünde ben üzülmüyorum" diyordu.

ölüm gerekli mi gerçekten? bir insan ne kadar kötü olursa olsun ölmeyi hak ediyor mu? bunlar saatlerce tartışılacak ama saatlerce yanıt bulunmayacak sorulardan.

burada dikkatimi çeken çocuğun kendine güveni. düşündüklerini dile getirmesi. doğru ya da yanlış olduğunu düşünmeden.daha da önemlisi annesinin tavrı. sanırım en çok bana dokunan da buydu. annesi onu bir birey olarak kabul etmiş, söylediklerini dikkatle dinliyor, önemsiyor ve gerektiğinde cevap veriyordu.

çok özendim o çocuğa. 26 yaşında olup da hala onun gibi olamadığım için utandım kendimden. 26 yaşında olup da annemin beni dikkatle dinlemesini sağlayamadığım için içim burkuldu. gözlerim doldu taştı, çaktırmadım kimseye. "bu kadar yorgunken bu hüzün de nereden geldi, yapıştı yakama" diye geçirdim içimden.

neyseki yol kısa sürdü. indim metrodan, bu sefer başka bir metroya bindim. indim. kalabalığa karıştım. arkadaşlarımla buluşacağım yere geldim. ıssızlığım diner gibi oldu. kafamdaki saçmalıklar dağılır gibi.

bir kadeh kırmızı şarap içtim. sonra bir tane daha. sonra bir tane daha.
aklıma metroda gördüğüm küçük çocuk düştü. "vay be zamane çocukları ne kadar akıllı" dedim.

akılla falan çok ilgisi yoktu ya, o an buna inanmak istedim.
eve geldim sonra. saatler geçti o çocuğa görmemin üzerinden.
annemle babam televizyonda izledikleri bir diziden bahsediyorlardı. çok ilgimi çekmiyordu ama yine de dinledim onları.

dizi takip etmek gibi bir alışkanlığım olmadı hiç. çünkü ben hiçbir programa dahil olamadım. hayatımı düzene sokamadım bir türlü. Kanal D'de salı günleri yayınlanan "öyle bir geçer zaman ki" isimli diziden bahsediyorlardı. bir kez denk gelmiştim diziye, ama detaylar hakkında pek fikrim yoktu. yanılmıyorsam, uzak yol kaptanı olan bir babadan bahsediliyordu dizide. 4 tane çocuk ve anne, adamın yolunu gözlüyorlardı. adam, seferden dönüyordu dönmesine, ama aklı hep başka yerlerde, başka şehirlerde kalıyordu. onları sevdiğini, onlara güvendiğini belli etmiyordu çocuklarına. belki de güvenmiyordu. dinlemiyordu da.

annemle babam diziden bahsederlerken bir an bir sessizlik oldu.sustu ikisi de.sonra annem durup dururken babama, "bizim dizimiz o, çocukların dizisi. bizi anlatıyor bu dizi.çünkü sen de gidiyordun uzaklara, bizden çok uzaklara. geldiğinde dizideki o adam gibi davranmıyordun ama...yine de biraz benziyor işte bize, yaşadıklarımıza, çocukların seni özlemesine"

bu son cümle dondurdu kanımı.
yetmemiş miydi bugünkü hesaplaşma?
bir yenisine daha gerek var mıydı?
yoktu bence, ama olmuştu bir kere.

görmek istemediğim herşey bugün çıkmıştı karşıma.
oysa ben unuttuğumu sanıyordum.
artık sorgulamamaya karar vermiştim.
ama öyle karar vermekle, sanmakla olmuyormuş bu iş anladım.

öyle hiç beklemediğin bir anda yüzleşmek istemediğin şeyler dikilirmiş karşına.
kaçacak delik bulamazmışsın.

anladım.
bugün anladım bunu.
suçlunun kim olduğunu bulmak, bu saatten sonra hiçbir işe yaramayacak.

4 yorum:

Marat dedi ki...

yazıyı çarpıtıcam baştan söyliyim..cımbızla bir cümle çekicem içinden.." 26 yaşında olup da annemin beni dikkatle dinlemesini sağlayamadığım için içim burkuldu."..seni dikkatle dinleyenler var etrafında belki..ama sen onları istemiyorsun..sen kendi istediklerin seni dinlesin istiyorsun..belki..burda dikkatle dinlemek kelimesi çıkarılıp herhangi başka bir "eylem" konabilir..garip bir hayat açmazı gibi gelmiştir bu..he ama rakı içmeyip de kadeh kadeh şarap yuvarlamak da cabası:)

soluk dedi ki...

öyle değil işte. annenin seni dinlemesi, seni tanıması başka birşey. senin kanından olan kadın, bir yabancı gibi oluyor, anlamıyor seni, bilmiyor, görmüyor ne halde olduğunu.

Marat dedi ki...

biraz acımasızca buldum bunu..o çocuğun annesi kaç yaşındaydı? senin annen de seni anlıyordu,biliyordu belki o zamanlar...ama şimdi belki o senden anlayış bekliyor..hani derler ya anneler için çocukları hiç büyümez diye..çocuklar içinde anneler hep anne kalıyor belki de..

duygu dedi ki...

...