29 Haziran 2011 Çarşamba

zor zamanlar

zor zamanlar bunlar...
ama geçecek....

yaz geldi dedik demesine ama, gelmemiş aslında.
istanbul'da bugün şehir sakinlerini de dengesizleştiren garip bir hava var.

yağmur yağdı yağacak, diyoruz. güneş bunaltmaya başlıyor birden.
sonra yeniden üşümeye başlıyoruz...

dengesiz dedim ya. öyle işte.
benim ruh halim de pek değişken. havaya bağladım sanki tüm umutlarımı.
hava güzelse, ben de güzelim. değilse, havadan bile daha karanlık içim.

hiçbir zaman iyi bir sinema izleyicisi olmadım. ama gerçekten "hayatımın filmi" denilen birşey varsa, benim hayat-ım-ın filmi de budur.


27 Haziran 2011 Pazartesi

hayat nerede?

sabah yağan yağmurun mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışıyor gökyüzü.
öğlen yemeği dönüşü hafif serin ama güneşliydi hava. ara ara esen güzel bir rüzgar.
tam sevdiğim gibi.

şimdiyse sıcaklığını hissettirmeye başlamış. yavaştan.

şehrin ortasında koskocaman bir gökdelenin 6.katından görmeye çalışıyorum dışarıyı.
cadde her zamanki gibi kalabalık.
otobüsler, arabalar...
son model elbiseleri ve ayakkabılarıyla karşıdan karşıya geçen kadınlar, erkekler...

sokaktan yükselen gürültülerin delip geçemediği, açılamayan camlarla kaplı, dış dünyadan izole edilmiş bir ofiste çalışmak, ne kadar sıkıcı...

hayat akıp giderken dışarıda
sesler karışırken birbirine....
hiçbirşeyi görmeden, hiçbirşeyi duymadan... sadece çalışmak...

oysa rüzgarı hissetmek istiyorum ben. camı açmak istiyorum. masamın üzerindeki kağıtlar, rüzgarda uçuşsun istiyorum. dizüstü bilgisayarımı alıp balkonda çalışmak istiyorum belki.
çok önemli bir yazı üzerinde çalışırken, beynimde bin tane tilki dolanırken, konuya bir türlü dikkatimi veremezken, rüzgar essin, kafamdakileri dağıtsın istiyorum.
yağmur yağdığında, balkonun kapısını açmak, yağmurun sesiyle çalışmak istiyorum. toprağın kokusu tüm ofisi doldursun istiyorum.

ahhhh....

23 Haziran 2011 Perşembe

susamlı galetalar ve dedem



susamlı galetaya bayılırım. hele bir de yanında demli çay varsa... kuzguncuk'ta çınaraltında oturuyorsam...

kuzguncuk başka bir yer benim için. bugüne kadar gittiğim, gördüğüm, gezdiğim semtlerden bir başka. insanı, sokakları, kedileri, bostanı... herşeyiyle...

ama herşey gibi kuzguncuk da eskiyor işte, değişiyor.
sahil yolundaki temizel unlu mamülleri kapanmış mesela. en çok oranın susamlı galetalarını severdim ben. taa liseden beri...

dedem haftanın 2 günü fırın açılır açılmaz giderdi kuzguncuğa, prensesi okula gitmeden taze galeta yesin diye.

şimdi ne zaman önünden geçsem fırının, camda asılı duran "devren kiralık" ilanı acıtıyor içimi. şaşırıyorum. bunca zaman nasıl geçti? ne zaman liseyi bitirdim ben? ne zaman üniversiteye girdim? ne zaman mezun oldum? hangi yılda aşık oldum? ne ara işe başladım? bu yaşa kadar nasıl geldim?

bilemiyorum. tek bildiğim zamanın hızına yetişemediğim.
günler, geceler, haftalar, aylar hatta yıllar geçiyor. insanlar geçiyor, değişiyor. birileri hep doğuyor, birileri hep ölüyor. yaşam döngüsü denilen saçmalık durmadan devam ediyor. gidenlerin yeri hep mi dolduruluyor? hiç sanmıyorum.
en azından benim için. ben kaybettiklerimin yasını tutuyorum. 4 yıl da 40 yıl da geçse, fark etmeyecek.

zaman böyle dört nala koşarken, ne kalıyor geride?
fotoğraflara bakıyorum mesela. yine susamlı galeta yiyorum. bahçede oturmuşuz dedemle, o gazete okuyor.
oysa artık ne dedem var ne de susamlı galetalar...

sahi dede, neden rüyalarıma gelmiyorsun?

22 Haziran 2011 Çarşamba

geceyi gündüze çeviren kahraman...

sahi dede, neden rüyalarıma hiç girmiyorsun?

eski ve güzel olan her ne varsa...

zaman hızlı geçiyor. hem de çok hızlı. haziran ayının bile sonuna geldik.
temmuz daha hızlı geçecek, ağustos da.
bir bakacağım, yaz bitmiş...

şimdilik düşünmek istemiyorum. hala yaza dair bir planım yok.
canına yandığımın ege'si burnumda tütüyor. cunda mesela... gidebilir miyim, bilemiyorum.

belki annemlerin yanına yazlığa giderim bir ara. 20 yıl önce dostluğun ne demek olduğunu öğrendiğim o küçük adaya. herşeyin başladığı yere geri dönsem, herşey yeniden başlar mı? en başından...kötü olan ne varsa yaşanan, silip tarihe gömsek...o masumiyete geri dönebilir miyiz?

hiç sanmıyorum. bu saatten sonra çok "zor" artık herşey.
büyüdük... zorla da olsa büyüdük işte.
başka işler, başka hayatlar peşindeyiz. başka arkadaşlar, başka dostlar peşinde!
yenilerin peşinde.

eskiler oldukları yerde kalsınlar mı öylece?

---
Zygmunt Baumann, "tüketim toplumu kültürü, öğrenmeyle değil, ekseriyetle unutmayla ilgilidir" der. tez ile kafayı bozduğum için bu ara tüketim toplumu ve popüler kültür üzerine okuyorum.

dönüp bakıyorum hayatıma, hayatımdakilere.
herkes unutuyor herşeyi. bir tek ben hatırlıyorum. niye sadece ben?
herkes iyi, kötü herşeyi unuturken, her gün yeni bir hayata başlarken, daha önce yaşadıklarını, söylediklerini unuturken, herşeyin tersini yaparken, ben niye tutarlı olmak zorundayım?

tüketin, daha çok tüketin. herşeyi tüketin. arkadaşlıkları, dostlukları, paranızı tüketin. kendinizi de tüketin bu arada. beni zaten tüketiyorsunuz.

---

20 yılın öncesine ait anılardayım ben bugün. sahi siz, neredesiniz?

14 Haziran 2011 Salı

anlatacak bir sürü hikayem var, ama biraz daha zaman lazım bana!

çok uzun zamandır yazamıyorum. vakit bulamıyorum.
bir sürü hikaye biriktirdim oysa ki.
bir geçiş sürecinde hayatım.

yapmam gereken bir sürü iş, konuşmam, görüşmem gereken insanlar, yazılması gereken koskoca bir tez, okunmayı bekleyen onlarca kitap...
verilen kararlar... sonu güzel olacak kararlar..

bazen kararsızlıklar.."aman be, ne olacaksa olsun artık" diye iç geçirmeler...korkular. güce tapan ve güce taparken önüne gelen herkesi yıkan, geçen, kıran insanları gördükçe yüzümde oluşan o "müstehzi" gülümseme...

evde beni bekleyen keçeler, kumaşlar, boncuklar... yapmayı tasarladığın binlerce aksesuar...yazılacak, anlatılacak hikayeler. gidilecek yerler...
zor günler...ama bitecek.


biraz daha zamanım olsa. ya da biraz daha hızlı koşmayı başarabilsem.

biliyorum, herşey güzel olacak.
sadece biraz daha zaman lazım bana!