26 Kasım 2011 Cumartesi

ütopya'dan selamlar...

yapmam gereken bir dolu iş var. bitirmem gereken bir tez. hazırlamam gereken bir sunum. çevirmem gereken birkaç makale. okunmayı bekleyen onlarca akademik kitap. uzar gider bu liste.

yine bir cumartesi günü uzadıkça uzayan bir "yapılacaklar listesi" var elimde. saat öğleden sonrayı çoktan geçti, akşam olmak üzere... listede yer alan maddelerden hiçbirini yapmadığım için işaretleyemedim haliyle.

onca akademik makale beni beklerken, roman okuyorum ben. okumaktan yorulunca dikiş dikiyorum. bıkmadan, yorulmadan... dışarıdaki güzel günü kaçırdığım için üzgün bile değilim.
çiziyorum, kesip biçiyorum sonra dikiyorum. dilediğim gibi. sanırım bu aralar severek yaptığım tek şey bunlar...

okusam
dikiş diksem
yine okusam
sonra yeniden diksem... yeni şeyler diksem... birşeyler yaratmanın gerçekten bir mucize olduğuna inanıyorum.

şimdilik iyiyim böyle, yapmam gereken işlerden vazgeçtim bir süreliğine. bakalım neler olacak?

23 Kasım 2011 Çarşamba

bu aralar çok kalabağım

yazacak vakit bulamıyorum yine. deli gibi yazmak isterken vakit bulamıyorum. yazmak için vakit yarattığımda ise yazmaya gitmiyor elim. kelimelerimi küstürdüm sanırım.

bu aralar çok kalabak her yer. ev, aile... kafam... ruhum...
sokaklar her zamankinden daha kalabalık sanki. ofisin bulunduğu alışveriş merkezi her zaman kalabalık zaten ama, bu ara bir başka sanki. mağaza vitrinleri değişmeye başlamış bile, herkesi yavaş yavaş yeni yıl heyecanı sarıyor. her yere kırmızılar, yıldızlar ve hatta yaldızlar hakim. umut had safhada.

benimse bu yıl her zamankinden daha buruk içim. hiçbir zaman yeni yıl havasına giremedim ki zaten ben. hiç o coşku seline kapılamadım ben. hep sıradan bir gündü benim için 31 aralık. geçen yıldan beri ise acıyla hatırlayacağım bir gün. herneyse uzun mevzu!

bugün elimde kahvem camdan aşağıda akıp giden hayatı izlerken, neden burada, bu şehirde, bu kalabalığın içinde debelendiğimi sordum kendi kendime. kim bilir kaçıncı kez.

izmir'i ne kadar özlediğimi fark ettim. özellikle de karaburun'u. o küçük ve sakin sahil kasabasını.
gündüz denize girmeyi... sahildeki kafede patates ve sosis kızartması ile bira keyfi yapmayı.
akşamları patlıcanlı gözleme yemeyi... çay bahçesine kurulan dev perdede yeşil çam filmleri izlemeyi. annemleri arayıp ölene kadar karaburun'da kalmak istediğimi söylemeyi... özledim...

aşkın, hayatın, acının... herşeyin "gerçekten" yaşanabildiği bir yerde olmayı özledim. sessiz, sakin... hatta tenha...

yine yordu beni, bizi bu kalabalıklar...oysa istanbul'da hava tam sevdiğim gibi. hafif güneşli ama soğuk. içimin karanlığına inat güneşe bakıp da kendimi telkin etmeye çalışırken, nereden çıktı bu yorgunluk, bu kalabalık?



11 Kasım 2011 Cuma

bilinmezlikler...

tam tamına 9 gündür yazmıyorum. yazamıyorum aslında.

nereden başlasam ki? şimdi böyle sorunca sanki hayatımda değişiklikler olmuş, bir şeyler değişmiş gibi. sanki anlatacak çok şey varmış gibi.

yok aslında. hiçbir şey değişmedi, hiçbir şey gelişmedi hatta. hala aynı yerdeyim. belki de daha gerilerde bir yerlerde. kararsızlığın ortasında...hiçliğin en dibinde...

ne yapsam, ne yöne gitsem? inadımdan vazgeçsem mi? başımı eğip arkama bakmadan kaçsam mı? yoksa daha fazla yıpranmak pahasına da olsa şartları zorlasam mı? tükeneceğim yere kadar...

bilmiyorum. bilemiyorum.
keşke bir an önce bilebilsem!

2 Kasım 2011 Çarşamba

"bilmiyorduk objektiflerin objektif olmadığını"

şiir okumak istiyorum. bu akşam beni ancak şiir paklar.
okuldayken ne zaman moralim bozulsa, sıkılsam babaannem "denizi hayal et" derdi, "deniz ferahlık verir yüreğine"

öyle yapıyorum ben de. denizi hayal ediyorum. denizin kenarında demli bir çay içip uzaktan geçen gemileri izlediğimi düşlüyorum. sessiz sakin... şehrin karmaşasından uzakta. saçma sapan hırsları yüzünden başkalarının hayatını zindan eden yaratıklardan uzakta. bir başıma belki. ya da... neyse işte.
-----
yine acayip hallerdeyim. neye elimi atsam elimde kalıyor. "geçecek geçecek biraz daha sabret" diye diye kendimi telkin etmeye çalışıyorum ama nafile!
-----

"o ben ki
bir kadında bir çocuk hayaleti mi
bir çocukta bir kadın hayaleti mi
yalnızca bir hayalet mi yoksa.

ne peki
yere dökülen bir un sessizliği mi
göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
işini bitirmiş bir org tamircisinin
tuşlardan birine dokunacakkenki
dikkati ve tedirginliği mi.

bekler mi beni
her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
bir sürü yaz gününün içinde
acaba bekler mi beni
uykularım, o sonsuz uykularım...." **

*fotoğraf 2010 baharında burgazada'da çekilmişti, sahilde minik bir çay bahçesinde. o akşam ayaklarımı sürüye sürüye eve geldiğimde şu satırları yazmıştım hiç yanımdan ayırmadığım kara kaplı defterime: "bir bahar akşamüstü, burgazada...b-iz adaya gitmiştik. bahardı. güneş batıyordu. çay içiyorduk. demli çay. diyarbakır'ın kaçak çayı kadar olmasa da, güzeldi yine de. saçımda minik bir papatya... yine gitsek! hatta bir daha hiç dönmesek!"


** dizeler edip cansever'in "ben ruhi bey nasılım" şiirinden.