30 Eylül 2011 Cuma

yağmur damlaları sonsuzluğa karışırken...

aralıksız yağmur yağıyor. sayamadım kaç saat oldu.

süper teknolojik ofisimiz soğuk. ama hasta edecek kadar değil. bir de karanlık. ha bir de nereden geldiğini anlayamadığım bir koku var bugün ofiste. şekerli sakız kokusu gibi. çocukluğumu hatırlatan bir koku.

bilerek açmıyoruz ışıkları. karanlıkta dışarıyı izlemek öyle harika ki. rüzgarla birlikte savrulan yağmur damlalarını izlemek, cama çarpan o damlaların kayıp, sonsuzluğa karışmasını görmek...kim bilir deniz ne güzeldir şimdi!

yağmurlu günleri ne çok seviyormuşum meğer. günlerdir süren huzursuzluğum bugün aniden yokoluverdi. apansız. nedensiz. sormaya, sorgulamaya hiç gerek yok. iyi böyle. sakin, dingin...

yağmur, yıkadı, temizledi sanki herşeyi. bir ferahlık çöktü üstüme.
mutlu olduğum bile söylenebilir hatta.

bugüne çok yakışan bir şarkı buldum. sabahtan beri kaç kere dinlediğimi sayamadım bile.

hava güzel, yağmur güzel, ıslanmak güzel... böyle bir havada özlemek güzel... sarılmak, daha da güzel...
ve herşeye rağmen hala umut var...

p.s:görseli google'dan buldum, pek beğendim

28 Eylül 2011 Çarşamba

belki de tek bir suçlu yoktur


günler çok hızlı ve yoğun geçiyor. sık sık yazmaya niyetleniyorum ama olmuyor bir türlü, birşeyler giriyor araya.

kafam her zamankinden daha fazla dağınık bu aralar. sorular, sorular hiç bitmiyor. tam birinin cevabını bulduğumu sanıyorum, bir başkası bitiveriyor hemen.

yorucu anlayacağınız. bir o kadar da can sıkıcı.

bazen durup düşünüyorum. etrafımdakilere bakıyorum, en çok da elimdekilere. kötü giden şeylerin nedenini anlamaya çalışıyorum, nerede hata yaptığımı.

acaba diyorum, başka biri olsam, tüm bunlar yaşanmaz mıydı?

al işte, yanıtsız sorularımdan biri daha...

24 Eylül 2011 Cumartesi

rüzgar biraz dursa artık!


sonbahar yavaş yavaş hissetirmeye başladı kendini. artık rüzgar karıştırıyor saçlarımı. saçlarımla birlikte sanki herşey... neyse!

zor zamanlar işte... belirsizliğin insanın nefesini kestiği zamanlar. uzun uzun susmalar... çaresiz bir biçimde eli kolu bağlı oturmalar... yanında olmak isterken, seni olduğun yere çivileyen aptalca sorumluluklar...

belki de en zoru, çaresiz olduğunuz bir anda birine umut vermeye çalışmak... içinizde fırtınalar koparken, sakin kalmaya çalışmak en zoru. gözleriniz yırtılana kadar ağlamak isterken, herşey normalmiş gibi davranmaya çalışmak. sizi içine çeken o karanlık boşluğu göstermemek karşınızdakine. zor işler bunlar...

hani ortaokulda sınıf arkadaşlarımızı daha iyi tanımak için doldurttuğumuz anket defterlerinde "nasıl bir süpergücün olsun isterdin" gibi bir soru olurdu ya, işte ben o zamanlar verecek cevap bulamazdım. şimdi, neredeyse 13 yıl geçmişken üzerinden, buluyorum yanıtı. süper bir gücüm olsa, zamanı kontrol etmek isterdim ben. öyle geçmişe geri dönmek ya da geleceğe gidip neler olacağını görmek değil. zamanın dengesizliğini kontrol etmek isterdim. bazen yavaş, bazen hızlı geçsin diye.

şimdi tam da şu anda en ihtiyacım olan şey bu belki de.
biraz yavaş geçse zaman. rüzgar dağıtmasa etrafı!

olmaz mı?

12 Eylül 2011 Pazartesi

yok yere geçip giden saatler

saatlerdir ekrana bakıyorum boş boş. neredeyim? dahası ne yapıyorum? neden buradayım? gibi binlerce soru üşüşüyor beynime.

olmak istediğim yer burası değil, eminim artık bundan. nasıl yapmalı? daha doğrusu ne yapmalı? bilemiyorum. çaresizlik ne kötü bir duyguymuş, kim bilir kaçıncı kez anladım.

boğazıma oturan bu koskoca taş da neyin nesi anlayamadan, bekliyorum öylesine. gözlerim neden her an dolmaya hazır?

belki bir mucize olur. hani hiç kapanmayan gözlerimi dalgınlığıma gelir, bir an kapatırım da, açtığımda bambaşka bir dünyanın içinde buluveririm kendimi....

keşke!

10 Eylül 2011 Cumartesi

kırılan cam parçaları


-şşşşt, lütfen susar mısın?
dedim.
ki kimseyi susturmak adetim değildir. dinlerim. hep dinlerim ben. siz anlatın yeter ki, çıtımı çıkarmadan dinlerim. çünkü birilerinin seni dinlediğini bilmek güzeldir, bilirim. en az anlatmak kadar güzeldir dinlemek.

sussaydın eğer, kırılmayacaktı içimdeki o cam kapı. o kapı ki, içimin karanlık odalarından korurdu seni. sen ki, aynaya baktığımda gördüğüm suret... adını söylediğimde sesimi titreten sen...

dinlemedin beni. susmadın. cam parçaları saçıldı etrafa. sence de öfkenin rengi kırmızı mıdır?

içimin kırmızısı yayılıyor usul usul... o cam parçaları batarken nefes boruma, bugüne dek telaffuz etmediğim bir öfke yayılıyor etrafa, görmüyor musun? ağzımdan çıkan her kelime, bana ait değil sanki! öyle yabancı...

gördün mü bak, çaresizlik neler yaptırıyor insana?

9 Eylül 2011 Cuma

bugün istanbul'da hava tam sevdiğim gibi!

şiiri seviyorum. öyle böyle değil. romanı da aslında.,
en çok kelimeleri seviyorum sanırım.

bir de eylül'ü... usul usul yağmur yağsa, ıslatsa saçlarımızı. tişörtün üzerine hırka giyip dolaşsam sokaklarda... çantamdaki şemsiyeyi kullanmasam inatla...

ıslanmak beni kendime getirse...
ya da seni bana getirse...

ne güzel olur!

bugün istanbul'da hava tam sevdiğim gibi!



p.s: görsel buradan alıntı

6 Eylül 2011 Salı

"yazın sonu şiirdir, şiirdir aşkın sonu..."

hep sorarlar ya, en sevdiğin mevsim hangisidir diye? ben en çok baharları severim. ilk ya da son olduğunu önemsemeden.

aylardan da nisan-mayıs ve eylül-ekim'i severim. nedendir bilinmez. neden bilinmesin ki aslında? bilinir elbet!

yazın tüm hareketliliğine ve kalabalığına inat, sessizdir eylül. dingindir. ıssızdır. huzurdur hatta. yaz gibi bir çırpıda tükenmez, tüketmez de insanı. naiftir eylül...hele bir de akşamları...

şimdi bir sahil kasabasında olsam. yürüsem sahilde... tatilcilerin sahilde unuttukları eşyaları bulsam, o eşyalara bakarak hayatlarına dair hikayeler uydursam...

kumsalda bulduğum saç tokasına baksam mesela, sahibinin bu tokayı kaybettiğini fark ettiğinde neler hissedeceğini tahmin etmeye çalışsam. ya da babasının aldığı oyuncak bebeği, deniz kıyısında unutan küçük kızı hayal etsem...saçları kıvırcık olsa mesela. gözleri ela. oyuncak bebeğini çok özlese bu küçük kız...

ya da bir kitap bulsam sahilde.yıpranmış. arasında aceleyle yazılmış küçük bir not... kimin nasıl duygularla yazdığını hayal etmeye çalışsam...


not: başlık, Haydar Ergülen'den Eylül'e dair bir şiirden alıntı... en sevdiklerimden....

5 Eylül 2011 Pazartesi

yine yeniden istanbuuuuul!

tatil bitti. bitti bitmesine de biterken, neleri eksiltti benden, henüz yapamadım hesabını.

bu kez o sokak benim, bu sokak senin gezmedim. annemin yanına gittim, yazlığa. 20 yıldır her yıl mutlaka uğradığım ama az ama çok kaldığım o tatil kasabasına.

ilk kez evden kaçtığım, ilk dostumu edindiğim, ilk kez anneme yalan söylediğim, ilk kez içki içtiğim ve ilk kez aşık olduğum o adaya.

zamanla her şeyin ne kadar değiştiğini gördüm bir kez daha. "hiç yaşlanmaz" sandığım komşularımızın artık torun sahibi olduğunu gördüm. bu arada büyüdüğüm bir kez daha vuruldu yüzüme.

bol bol yüzdüm. bisiklete bindim, kitap okudum. ve sanırım hayatımda ilk ve umarım son kez istanbul'u özledim.

bir kez daha fark ettim ki, bir şehri özlemem için orada anılarımın olması yetiyor. deniz kıyısındaymış, şöyle güzelmiş böyle modernmiş gibi özellikleri umurumda olmuyor.

tatil yetti mi? yetmedi elbette. yapmak istediklerimin yarısını yapamadım. ama olsun. kafamı dinledim. enerji topladım. olabildiği kadar artık. şimdi yapacak bir sürü iş var, yetişmesi gereken koskoca bir tez, yazılması gereken hikayeler, köklü değişiklikler v.s v.s.

hepsi sırayla. biraz daha sabır ve güç lazım bana!