bir yaz daha bitti. üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. çünkü yaz mevsimlerini hiç sevemedim ben.
ileride belki bu "neşe" dolu mevsime karşı hissettiklerim değişir.
ama şimdilik böyle iyiyim.
eylül ayının bitmesine kaç gün kaldı şunun şurasında?ekim geldi gelecek, eli kulağında.
sonra kasım gelecek.
kasım, aralık...derken koskoca bir yıl daha sona erecek.
dile kolay..
365 gün, 52 hafta, 12 ay...
böyle hızlı hızlı nereye koşuyor zaman?
neden beklemiyor beni?
oysa yapacağım çok iş var benim.
ben üretmek istiyorum. birşeyler bırakmak istiyorum ardımda.
birşeyler yaratmak için kıvranmak istiyorum. yaratma sancısı nefesimi kessin.karnıma ağrılar girsin.
günümü geceme katayım.
gecemi günüme.
yorulmadan, bitmeden, tükenmeden günlerce çalışmak istiyorum.
bir anlığına...sadece bir anlığına bir yer edinmek için insanların hafızasında.
ufacık da olsa birşeyler hatırlatmak istiyorum onlara. kısacık bir an da olsa sormalarını istiyorum, sorgulamalarını ve belki düşünmelerini...en önemlisi hissetmelerini...
durmamam lazım.
koşup koşup yorulmamam lazım şimdi.
peki ama hangi güçle yapacağım tüm bunları?
kim duracak yanımda?
kim güç verecek bana?
kim içimdeki hüznü alıp savuracak uzaklara?
kim düştüğümde dizimdeki yaraları öpecek? usulca...
kim nefesime nefes verecek?
kim?
gülümsediğinde içimde çiçekler açtıran adam
"Bir ellerin bir ellerim yeter, belliyelim yetsin"*
*Turgut Uyar- Göğe Bakma Durağı
28 Eylül 2010 Salı
24 Eylül 2010 Cuma
suçlunun kim olduğunu bulmak, bu saatten sonra hiçbir işe yaramayacak
yorgunum, hem de çok yorgunum. nedenini tam olarak kestiremiyorum.
bugün tam tamına 9 saat 10 dakika bilgisayar başında çalıştıktan ve artık sağ elimin parmaklarını hissedemez duruma geldikten sonra çıktım işten.
levent durağından bindiğim metro, korktuğum kadar kalabalık değildi. kafamda binbir düşünce, omuzlarım her zamankinden daha fazla çökmüş, bindim metroya. başımı yasladığım camdan içinde ilerlediğimiz tünele bakmaya başladım.
kafamda binbir türlü düşünce dönüp dururken ve hiçbirine odaklanamazken, gözlerim her an ağlamaya hazırmış gibi dolu dolu, 6-7 yaşlarında bir erkek çocuğunun sesi geldi kulaklarıma.
başımı çevirip sesin nereden geldiğine baktım, üzerinde okul forması sırtında çantasıyla annesinin elini tutan bir çocuktu. kapının önünde ayakta duruyorlardı. çocuk, yaşından beklenmeyecek düzgün cümleler kuruyordu.
metro girişinde bulunan tabeladan bahsediyordu annesine. mutlaka görmüşsünüzdür. rayların elektrik yüklü olduğunu, bu nedenle sarı çizginin geçilmemesi gerektiğini çizimlerle gösteren tabelalar. resimde gördüğü elektrik çarpmış adama üzüldüğünden bahsediyordu.
"ölüm, kötü birşey, biliyorum anne" diyordu. "ölüm kötü birşey ama bazen gerekli. kötü adamlar var,anne. hırsızlık yapıyorlar, boş yere diğer insanları üzüyorlar. onlar öldüğünde ben üzülmüyorum" diyordu.
ölüm gerekli mi gerçekten? bir insan ne kadar kötü olursa olsun ölmeyi hak ediyor mu? bunlar saatlerce tartışılacak ama saatlerce yanıt bulunmayacak sorulardan.
burada dikkatimi çeken çocuğun kendine güveni. düşündüklerini dile getirmesi. doğru ya da yanlış olduğunu düşünmeden.daha da önemlisi annesinin tavrı. sanırım en çok bana dokunan da buydu. annesi onu bir birey olarak kabul etmiş, söylediklerini dikkatle dinliyor, önemsiyor ve gerektiğinde cevap veriyordu.
çok özendim o çocuğa. 26 yaşında olup da hala onun gibi olamadığım için utandım kendimden. 26 yaşında olup da annemin beni dikkatle dinlemesini sağlayamadığım için içim burkuldu. gözlerim doldu taştı, çaktırmadım kimseye. "bu kadar yorgunken bu hüzün de nereden geldi, yapıştı yakama" diye geçirdim içimden.
neyseki yol kısa sürdü. indim metrodan, bu sefer başka bir metroya bindim. indim. kalabalığa karıştım. arkadaşlarımla buluşacağım yere geldim. ıssızlığım diner gibi oldu. kafamdaki saçmalıklar dağılır gibi.
bir kadeh kırmızı şarap içtim. sonra bir tane daha. sonra bir tane daha.
aklıma metroda gördüğüm küçük çocuk düştü. "vay be zamane çocukları ne kadar akıllı" dedim.
akılla falan çok ilgisi yoktu ya, o an buna inanmak istedim.
eve geldim sonra. saatler geçti o çocuğa görmemin üzerinden.
annemle babam televizyonda izledikleri bir diziden bahsediyorlardı. çok ilgimi çekmiyordu ama yine de dinledim onları.
dizi takip etmek gibi bir alışkanlığım olmadı hiç. çünkü ben hiçbir programa dahil olamadım. hayatımı düzene sokamadım bir türlü. Kanal D'de salı günleri yayınlanan "öyle bir geçer zaman ki" isimli diziden bahsediyorlardı. bir kez denk gelmiştim diziye, ama detaylar hakkında pek fikrim yoktu. yanılmıyorsam, uzak yol kaptanı olan bir babadan bahsediliyordu dizide. 4 tane çocuk ve anne, adamın yolunu gözlüyorlardı. adam, seferden dönüyordu dönmesine, ama aklı hep başka yerlerde, başka şehirlerde kalıyordu. onları sevdiğini, onlara güvendiğini belli etmiyordu çocuklarına. belki de güvenmiyordu. dinlemiyordu da.
annemle babam diziden bahsederlerken bir an bir sessizlik oldu.sustu ikisi de.sonra annem durup dururken babama, "bizim dizimiz o, çocukların dizisi. bizi anlatıyor bu dizi.çünkü sen de gidiyordun uzaklara, bizden çok uzaklara. geldiğinde dizideki o adam gibi davranmıyordun ama...yine de biraz benziyor işte bize, yaşadıklarımıza, çocukların seni özlemesine"
bu son cümle dondurdu kanımı.
yetmemiş miydi bugünkü hesaplaşma?
bir yenisine daha gerek var mıydı?
yoktu bence, ama olmuştu bir kere.
görmek istemediğim herşey bugün çıkmıştı karşıma.
oysa ben unuttuğumu sanıyordum.
artık sorgulamamaya karar vermiştim.
ama öyle karar vermekle, sanmakla olmuyormuş bu iş anladım.
öyle hiç beklemediğin bir anda yüzleşmek istemediğin şeyler dikilirmiş karşına.
kaçacak delik bulamazmışsın.
anladım.
bugün anladım bunu.
suçlunun kim olduğunu bulmak, bu saatten sonra hiçbir işe yaramayacak.
bugün tam tamına 9 saat 10 dakika bilgisayar başında çalıştıktan ve artık sağ elimin parmaklarını hissedemez duruma geldikten sonra çıktım işten.
levent durağından bindiğim metro, korktuğum kadar kalabalık değildi. kafamda binbir düşünce, omuzlarım her zamankinden daha fazla çökmüş, bindim metroya. başımı yasladığım camdan içinde ilerlediğimiz tünele bakmaya başladım.
kafamda binbir türlü düşünce dönüp dururken ve hiçbirine odaklanamazken, gözlerim her an ağlamaya hazırmış gibi dolu dolu, 6-7 yaşlarında bir erkek çocuğunun sesi geldi kulaklarıma.
başımı çevirip sesin nereden geldiğine baktım, üzerinde okul forması sırtında çantasıyla annesinin elini tutan bir çocuktu. kapının önünde ayakta duruyorlardı. çocuk, yaşından beklenmeyecek düzgün cümleler kuruyordu.
metro girişinde bulunan tabeladan bahsediyordu annesine. mutlaka görmüşsünüzdür. rayların elektrik yüklü olduğunu, bu nedenle sarı çizginin geçilmemesi gerektiğini çizimlerle gösteren tabelalar. resimde gördüğü elektrik çarpmış adama üzüldüğünden bahsediyordu.
"ölüm, kötü birşey, biliyorum anne" diyordu. "ölüm kötü birşey ama bazen gerekli. kötü adamlar var,anne. hırsızlık yapıyorlar, boş yere diğer insanları üzüyorlar. onlar öldüğünde ben üzülmüyorum" diyordu.
ölüm gerekli mi gerçekten? bir insan ne kadar kötü olursa olsun ölmeyi hak ediyor mu? bunlar saatlerce tartışılacak ama saatlerce yanıt bulunmayacak sorulardan.
burada dikkatimi çeken çocuğun kendine güveni. düşündüklerini dile getirmesi. doğru ya da yanlış olduğunu düşünmeden.daha da önemlisi annesinin tavrı. sanırım en çok bana dokunan da buydu. annesi onu bir birey olarak kabul etmiş, söylediklerini dikkatle dinliyor, önemsiyor ve gerektiğinde cevap veriyordu.
çok özendim o çocuğa. 26 yaşında olup da hala onun gibi olamadığım için utandım kendimden. 26 yaşında olup da annemin beni dikkatle dinlemesini sağlayamadığım için içim burkuldu. gözlerim doldu taştı, çaktırmadım kimseye. "bu kadar yorgunken bu hüzün de nereden geldi, yapıştı yakama" diye geçirdim içimden.
neyseki yol kısa sürdü. indim metrodan, bu sefer başka bir metroya bindim. indim. kalabalığa karıştım. arkadaşlarımla buluşacağım yere geldim. ıssızlığım diner gibi oldu. kafamdaki saçmalıklar dağılır gibi.
bir kadeh kırmızı şarap içtim. sonra bir tane daha. sonra bir tane daha.
aklıma metroda gördüğüm küçük çocuk düştü. "vay be zamane çocukları ne kadar akıllı" dedim.
akılla falan çok ilgisi yoktu ya, o an buna inanmak istedim.
eve geldim sonra. saatler geçti o çocuğa görmemin üzerinden.
annemle babam televizyonda izledikleri bir diziden bahsediyorlardı. çok ilgimi çekmiyordu ama yine de dinledim onları.
dizi takip etmek gibi bir alışkanlığım olmadı hiç. çünkü ben hiçbir programa dahil olamadım. hayatımı düzene sokamadım bir türlü. Kanal D'de salı günleri yayınlanan "öyle bir geçer zaman ki" isimli diziden bahsediyorlardı. bir kez denk gelmiştim diziye, ama detaylar hakkında pek fikrim yoktu. yanılmıyorsam, uzak yol kaptanı olan bir babadan bahsediliyordu dizide. 4 tane çocuk ve anne, adamın yolunu gözlüyorlardı. adam, seferden dönüyordu dönmesine, ama aklı hep başka yerlerde, başka şehirlerde kalıyordu. onları sevdiğini, onlara güvendiğini belli etmiyordu çocuklarına. belki de güvenmiyordu. dinlemiyordu da.
annemle babam diziden bahsederlerken bir an bir sessizlik oldu.sustu ikisi de.sonra annem durup dururken babama, "bizim dizimiz o, çocukların dizisi. bizi anlatıyor bu dizi.çünkü sen de gidiyordun uzaklara, bizden çok uzaklara. geldiğinde dizideki o adam gibi davranmıyordun ama...yine de biraz benziyor işte bize, yaşadıklarımıza, çocukların seni özlemesine"
bu son cümle dondurdu kanımı.
yetmemiş miydi bugünkü hesaplaşma?
bir yenisine daha gerek var mıydı?
yoktu bence, ama olmuştu bir kere.
görmek istemediğim herşey bugün çıkmıştı karşıma.
oysa ben unuttuğumu sanıyordum.
artık sorgulamamaya karar vermiştim.
ama öyle karar vermekle, sanmakla olmuyormuş bu iş anladım.
öyle hiç beklemediğin bir anda yüzleşmek istemediğin şeyler dikilirmiş karşına.
kaçacak delik bulamazmışsın.
anladım.
bugün anladım bunu.
suçlunun kim olduğunu bulmak, bu saatten sonra hiçbir işe yaramayacak.
21 Eylül 2010 Salı
kayıp sözlüklerde...kayıp anlamlar peşinde...
yazamıyorum...
yazmak istediğim halde çıkmıyor içimden kelimeler.
kafamda dönüp duran cümleler boşluğa dökülüyor. kağıda değil.
nedenini bilmiyorum.
ama bilmeyi çok isterdim.
kelimeler küstü bana.
sustu ellerim. kayıp dilim.
kayıp sözlüklerde kayıp anlamlar peşindeyim. bugüne kadar bildiğim tüm tanımları yakıp, yeniden inşa etmeye çalışıyorum.
ama yapamıyorum.
çünkü tükendi kelimelerim.
çünkü ben artık yazı yazamıyorum.
çünkü ben...
çünkü ben ihanet ettim kelimelere.
hak ettim bunu.
şimdi nasıl dinecek bu nefes-sizlik?
5 Eylül 2010 Pazar
bu şehirde yaşamak, benim lanetim
1 haftadan fazla zaman olmuş yazı yazmayalı. bu süreçte zaman zaman elime kalem almama rağmen, birkaç kırık cümleden başka hiçbirşey yazamadım. blog sayfama birşeyler yazmak ise hiç içimden gelmedi.
bir değil, birden çok nedeni var aslında.
sonra bir an geliyor, hiç beklemediğimiz birşey oluyor.
bakakalıyoruz olanlara.hiçbirinin öznesi olamıyoruz. hatta bazen nesne bile olamıyoruz. olsa olsa belirtisiz nesne olur bizden zaten.
susuyoruz. "dur" diyemiyoruz. "hayır" diyemiyoruz.
susmak rolü biçiliyor bize.susmak ve sadece kabullenmek.
daha önce de sormuştum bu soruyu. ama hala bulamadım yanıtını. bulabileceğimi de sanmıyorum.
alışmak ihanet mi yoksa mucize mi?
yıllardır hayalini kurduğum Kaz Dağları'na adım atmayı başarabildim sonunda.
derin derin nefes aldım oralarda. içimde İstanbul'a ait ne varsa kustum.oksijenden sarhoş oldum, yine de şikayet etmedim.
oradaydım işte. Zeus'un Afrodit'e aşık olduğu o topraklarda.
içimde modern zamana inat taşıdığım bir aşkla.
ne varsa istanbul'a ait, geride bıraktım.
taşımadım sırtımdaki yükleri o bakir topraklara.
bitti sonra. adatepe'de tanıştığım yaşlı ressamın mavi gözlerindeki yanıp sönen ışıltılar gibiydi.
4 günlük tatil bitti. düştük yine yollara. bu kez istanbul'a doğru.
karmaşanın, kaousun göbeğine doğru.
içinde bulunduğum şehirlerarası otobüs, bu lanet şehrin sınırlarından girer girmez başladı aksilikler.
trafik, bir türlü ikna olmayan yolcular, işini zorla yapan sinir hastası muavinler, sanki hayvan taşıyormuş gibi davranan otobüs şoförleri, uzadıkça uzayan ve gittikçe kalabalıklaşan yol....
sonra bir an bitmeyecek sandığım bir an sona erdi yolculuk.
aptala döndüm. şaşırdım. nereden nereye geldim diye düşünüp hayıflandım.
bir kere bu şehrin kapısından içeri girdiyseniz
karmaşa bırakmayacak yakanızı
sadece karmaşa değil
sinir
stres
tüm olumsuzluklar sizi bulacak
kendimden biliyorum.
bu şehre girmekle lanetlendiniz!
içimde modern zamana inat taşıdığım bir aşkla.
ne varsa istanbul'a ait, geride bıraktım.
taşımadım sırtımdaki yükleri o bakir topraklara.
bitti sonra. adatepe'de tanıştığım yaşlı ressamın mavi gözlerindeki yanıp sönen ışıltılar gibiydi.
4 günlük tatil bitti. düştük yine yollara. bu kez istanbul'a doğru.
karmaşanın, kaousun göbeğine doğru.
içinde bulunduğum şehirlerarası otobüs, bu lanet şehrin sınırlarından girer girmez başladı aksilikler.
trafik, bir türlü ikna olmayan yolcular, işini zorla yapan sinir hastası muavinler, sanki hayvan taşıyormuş gibi davranan otobüs şoförleri, uzadıkça uzayan ve gittikçe kalabalıklaşan yol....
sonra bir an bitmeyecek sandığım bir an sona erdi yolculuk.
aptala döndüm. şaşırdım. nereden nereye geldim diye düşünüp hayıflandım.
bir kere bu şehrin kapısından içeri girdiyseniz
karmaşa bırakmayacak yakanızı
sadece karmaşa değil
sinir
stres
tüm olumsuzluklar sizi bulacak
kendimden biliyorum.
bu şehre girmekle lanetlendiniz!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)