yaz mevsimi de bitiyor işte.
her yaz olduğu gibi bu yazdan da hiç birşey anlamadım.
yaz mevsiminin ne demek olduğunu bilmediğimden sanırım.
yazın nasıl vakit geçirilir, bilemediğimden.
eskiden. çok eskiden. bundan 9-10 sene 3 ay tatil yaptığım zamanlarda yaz mevsiminin nasıl birşey olduğunu bilirdim. çocuktum çünkü, derslerime çalışmak dışında hiçbir sorumluluğum yoktu.
yaz gelirdi, ailemle yazlığa giderdik. tüm sene ders çalışıp bileğimin hakkıyla kazandığım yaz tatilinin tadını çıkarırdım. o 3 ay bitmek bilmezdi. sabah erken kalkmama gerek yoktu, ders çalışmama gerek yoktu. düşünmem gereken hiçbirşey yoktu.
aylak aylak gezerdim. ayağımda terlikler. üstüm başım toz içinde.
şimdilerde ise sanırım yaşım ilerledikçe yaz mevsimleri daha da çekilmez hale geliyor benim için.
hayatı boyunca "herşeyi akışına bırakmayı ve boşvermeyi" becerememiş biri olarak modern zamanın yaz mevsimleri kabusa dönüşüyor benim için.
neden mi?
çünkü yaz mevsimi gelince mutlu olmuyorum ben. güneş, bana umut vermeye yetmiyor.
tatil planları yapmak heyecanlandırmıyor beni.
benim için yaz demek deniz-kum-güneş üçlüsü değil. benim için yaz demek bronzlaşmak asla değil.
denize girmeyi çok sevmeme rağmen, plajların kalabalığından nefret ediyorum.
yaz demek kalabalık demek benim için. o kalabalıktan kaçamamak demek. o kalabalığın arasında kaybolmak demek. o kalabalıkta sesinin duyulmaması demek. kalabalığın nefesini kesmesi demek.
benim için yaz demek, mutlu görünmeye çalışan insanların yapmacık gülümsemelerle ordan oraya koşturması demek. benim için yaz, giyeceği bikininin rengine uygun oje bulamayan kızın sinirlenmesi demek.
yazdır. hava sıcaktır. ağzından çıkan her söz sıcaktan erir. değeri kalmaz söylenen hiçbirşeyin.
çünkü yazın en değersiz olan kelimelerdir. kimse şiir okumak istemez yazın. çünkü şiir hüzündür, hüzünlüdür. insanoğlu doğasını reddetme eğilimi gösterir yazın, üzülmek doğasında vardır ama yazın üzülmemek için olağanüstü bir çaba harcar bu ademoğlu ve havvakızı.
mevsim yazdır. yazın herkes gülümsemek ve mutlu olmak zorundadır.
yaz geldi de geçiyor.
peki niye yaz(a)mıyorum hala?
bu kadar...
işte sadece bu kadar...
24 Ağustos 2010 Salı
bir garip haller
son 4 gündür bir garip haller var üzerimde.
son 4 gündür doğru düzgün uyuyamıyorum. zaten iyice gerilmiş olan sinirlerim, uykusuzluktan daha da beter oluyor. kök söktürüyorum en yakınımdakilere. işin garibi farkındayım bu durumun, ama elimde değil.
bir de...
bir de her an ağlamaya hazır gibiyim.
"hüzün bağımlısı bir yaratık"
hemen doluyor gözlerim.
bakamıyorum aynaya.
karşımda gördüğüm göz altları mosmor kadını tanıyamıyorum.
sakin duruşuma alışkın olan herkesi şaşırtıyorum.
kendim bile şaşırıyorum bu halime.
aynaya bakmaya çalışıyorum. gözlerimin dolduğunu görünce daha da sinirleniyorum.
sahi bana ne oldu?
neden ve nasıl bu kadar tahammülsüz olmayı başardım?
neydi sabrımı taşıran?
neden sadece içimden ağlamak geliyor?
bilmiyorum. bilmek de istemiyorum.
tek istediğim bir an önce sakinleşebilmek.
sakinleşmek istiyorum istemesine de.
etrafımda olan bitenler izin vermiyor buna.
birşeyler değişiyor. ve ben müdahale edemiyorum.
bencil davranıyorum. biliyorum. tahammül edemiyorum yok sayılmaya.
insanların sorgusuz sualsiz herşeyi kabullenmelerine katlanamıyorum.
susmak istemiyorum, bağırmak istiyorum. yüzlerine vurmak istiyorum gerçeği.
"herşeyi siz bilmiyorsunuz. benim de bildiklerim var" demek istiyorum.
üzülüyorum. kendime adıma. ve herkes adına.
ne zaman kurtulacağız zincirlerimizden?
son 4 gündür doğru düzgün uyuyamıyorum. zaten iyice gerilmiş olan sinirlerim, uykusuzluktan daha da beter oluyor. kök söktürüyorum en yakınımdakilere. işin garibi farkındayım bu durumun, ama elimde değil.
bir de...
bir de her an ağlamaya hazır gibiyim.
"hüzün bağımlısı bir yaratık"
hemen doluyor gözlerim.
bakamıyorum aynaya.
karşımda gördüğüm göz altları mosmor kadını tanıyamıyorum.
sakin duruşuma alışkın olan herkesi şaşırtıyorum.
kendim bile şaşırıyorum bu halime.
aynaya bakmaya çalışıyorum. gözlerimin dolduğunu görünce daha da sinirleniyorum.
sahi bana ne oldu?
neden ve nasıl bu kadar tahammülsüz olmayı başardım?
neydi sabrımı taşıran?
neden sadece içimden ağlamak geliyor?
bilmiyorum. bilmek de istemiyorum.
tek istediğim bir an önce sakinleşebilmek.
sakinleşmek istiyorum istemesine de.
etrafımda olan bitenler izin vermiyor buna.
birşeyler değişiyor. ve ben müdahale edemiyorum.
bencil davranıyorum. biliyorum. tahammül edemiyorum yok sayılmaya.
insanların sorgusuz sualsiz herşeyi kabullenmelerine katlanamıyorum.
susmak istemiyorum, bağırmak istiyorum. yüzlerine vurmak istiyorum gerçeği.
"herşeyi siz bilmiyorsunuz. benim de bildiklerim var" demek istiyorum.
üzülüyorum. kendime adıma. ve herkes adına.
ne zaman kurtulacağız zincirlerimizden?
21 Ağustos 2010 Cumartesi
bekliyorum..beklemenin işe yaramayacağını bile bile bekliyorum
bekledim. beklemenin hiçbir işe yaramayacağını bile bile bekledim.
bekledim durdum bugünü.
geldi de ne oldu ki?
biraz daha kanattı.sadece.o kadar.
elimde koskoca bir hayalkırıklığı kaldı.
bugünden geriye...
yapılan planlar, randevular, görülecek yerler, sohbet edilecek dostlar, içilecek kahveler...
gerçekleşemeden uçup gitti hepsi.
karıştı istanbul'un kalabalığına.
şimdi ne ben yeniden hayaller doğurabilirim?
ne istanbul, hüzünlü yüzüme acıyıp geri verebilir hayallerimi?
bıktım.yoruldum. sustum artık.
"neden" ile başlayan sorularım, matematik bilgiminin yetmeyeceği, telaffuzu zor sayılara ulaştı.
bu saatten sonra saysam neye yarar zaten?
sorsam neye yarar?
sen nerdesin sevgili?
bakıp da göremediğin yerdeyim ben hala.
bekliyorum. beklemenin hiçbir işe yaramayacağını bile bile bekliyorum.
sen gelmesen de
ölüm gelir belki!
seni sevmek demek zaten ölmek demek değil mi?
seni sevmek demek içimdeki arabesk acıların tozlu raflardan çıkıp sokaklara dökülmesi değil de nedir? söylesene...
nereye gittiğini umursamadan bindiğimiz şehirlerarası otobüsü hatırlıyor musun?
8 saat süren yolculuk boyunca 1 dakika bile kapamamıştım gözlerimi.
çünkü gözlerimi kaparsam rüya bitecek sanıyordum.
istanbul'dan uzaklara gidiyordum. yanımda sen vardın. gözlerimi kapatırsam rüya sona erebilirdi.
işte o yolculuk sırasında otobüs biletinin arkasına yazdığım küçük iskender'in dizeleri hatırlıyor musun?
"aşk insanı acıktırır
aşk insanı bir ölüme susatırsa aşk diye anılır
senin mahallende aşk masallara giremez
masala giren aşk çıkamaz o mahallelerde!
masalların aşkına, benim aşkıma, allah aşkına
...senin yaşın aşka tutmuyor sevgilim, lütfen gelme..."
şimdi gitmeliyim. su içmeliyim.
susadım.
su'sandım.
suyu sen sandım.
dinmez sandığım susuzluğum diner sandım.
dinmedi.
ama ben sustum.
bekledim durdum bugünü.
geldi de ne oldu ki?
biraz daha kanattı.sadece.o kadar.
elimde koskoca bir hayalkırıklığı kaldı.
bugünden geriye...
yapılan planlar, randevular, görülecek yerler, sohbet edilecek dostlar, içilecek kahveler...
gerçekleşemeden uçup gitti hepsi.
karıştı istanbul'un kalabalığına.
şimdi ne ben yeniden hayaller doğurabilirim?
ne istanbul, hüzünlü yüzüme acıyıp geri verebilir hayallerimi?
bıktım.yoruldum. sustum artık.
"neden" ile başlayan sorularım, matematik bilgiminin yetmeyeceği, telaffuzu zor sayılara ulaştı.
bu saatten sonra saysam neye yarar zaten?
sorsam neye yarar?
sen nerdesin sevgili?
bakıp da göremediğin yerdeyim ben hala.
bekliyorum. beklemenin hiçbir işe yaramayacağını bile bile bekliyorum.
sen gelmesen de
ölüm gelir belki!
seni sevmek demek zaten ölmek demek değil mi?
seni sevmek demek içimdeki arabesk acıların tozlu raflardan çıkıp sokaklara dökülmesi değil de nedir? söylesene...
nereye gittiğini umursamadan bindiğimiz şehirlerarası otobüsü hatırlıyor musun?
8 saat süren yolculuk boyunca 1 dakika bile kapamamıştım gözlerimi.
çünkü gözlerimi kaparsam rüya bitecek sanıyordum.
istanbul'dan uzaklara gidiyordum. yanımda sen vardın. gözlerimi kapatırsam rüya sona erebilirdi.
işte o yolculuk sırasında otobüs biletinin arkasına yazdığım küçük iskender'in dizeleri hatırlıyor musun?
"aşk insanı acıktırır
aşk insanı bir ölüme susatırsa aşk diye anılır
senin mahallende aşk masallara giremez
masala giren aşk çıkamaz o mahallelerde!
masalların aşkına, benim aşkıma, allah aşkına
...senin yaşın aşka tutmuyor sevgilim, lütfen gelme..."
şimdi gitmeliyim. su içmeliyim.
susadım.
su'sandım.
suyu sen sandım.
dinmez sandığım susuzluğum diner sandım.
dinmedi.
ama ben sustum.
5 Ağustos 2010 Perşembe
siz yorulmayın, ben temizlerim!
bir an geliyor. hiç nedensiz koskoca bir yumru oturuyor boğazıma.
kesiyor nefesimi.
sesim kesik kesik çıkmaya başlıyor önce. sonra o da duyulmaz oluyor.
kelimeler çıkmıyor dudaklarımın arasından. çıkamıyor belki de. orada kalıyorlar. boğazımda.
yutmak istiyorum. olmuyor. kusmam lazım.
içimdeki herşeyi kusmam lazım.
en yakın tuvalet nerede?
korkmayın eğer yere kusarsam içimdeki kelimeleri, siz yorulmayın, ben temizlerim kendi pisliğimi!
moralim bozuk olduğu günlerde, işten eve dönmeden beşiktaş'ta sigara içerdim denize karşı. yağmur, çamur demeden kendime tenha bir köşe bulur, yakardım sigaramı. gözüm karşı yakada. başlardım sövmeye. hıncımı istanbul'dan çıkarırdım.
suçu başka birine atmak her zaman kolaydır.
içimdeki aptalca insan kırıntıları nedeniyle kimseyi suçlamaya cesaret edemeyen ben, bir tek istanbul'u suçlayabilirdim. hiç düşünmeden.
bugün yine bir sigara molası verdim beşiktaş'ta. uzun zamandır yapmamıştım.
istanbul'a kızmadım bu kez. yine bozuktu moralim. ama suçu istanbul'a atamayacak kadar da yerindeydi bilincim.
sessiz sessiz içtim sigaramı. eve gitmek istemiyordum. ama gitmem gerekiyordu. ah o gereklilikler değil mi beni bu hale getiren?
yürümek istiyordum sokaklarda. saatlerce.
ya da nereye gittiğini bilmediğim bir otobüse binmek istiyordum.
hiç mola vermeyen bir otobüse.
sonu gelmeyecek uzun bir yolculuğa çıkmak istiyordum.
başımı yasladığım camdan, geçtiğimiz yolları görmek istiyordum.
istiyordum. ama yapamıyordum hiçbirini.
çünkü....
çünkü'sü yoktu aslında. ya da vardı ama bir anlatmaya başlarsam, kusabilirdim içimdeki herşeyi!
kesiyor nefesimi.
sesim kesik kesik çıkmaya başlıyor önce. sonra o da duyulmaz oluyor.
kelimeler çıkmıyor dudaklarımın arasından. çıkamıyor belki de. orada kalıyorlar. boğazımda.
yutmak istiyorum. olmuyor. kusmam lazım.
içimdeki herşeyi kusmam lazım.
en yakın tuvalet nerede?
korkmayın eğer yere kusarsam içimdeki kelimeleri, siz yorulmayın, ben temizlerim kendi pisliğimi!
moralim bozuk olduğu günlerde, işten eve dönmeden beşiktaş'ta sigara içerdim denize karşı. yağmur, çamur demeden kendime tenha bir köşe bulur, yakardım sigaramı. gözüm karşı yakada. başlardım sövmeye. hıncımı istanbul'dan çıkarırdım.
suçu başka birine atmak her zaman kolaydır.
içimdeki aptalca insan kırıntıları nedeniyle kimseyi suçlamaya cesaret edemeyen ben, bir tek istanbul'u suçlayabilirdim. hiç düşünmeden.
bugün yine bir sigara molası verdim beşiktaş'ta. uzun zamandır yapmamıştım.
istanbul'a kızmadım bu kez. yine bozuktu moralim. ama suçu istanbul'a atamayacak kadar da yerindeydi bilincim.
sessiz sessiz içtim sigaramı. eve gitmek istemiyordum. ama gitmem gerekiyordu. ah o gereklilikler değil mi beni bu hale getiren?
yürümek istiyordum sokaklarda. saatlerce.
ya da nereye gittiğini bilmediğim bir otobüse binmek istiyordum.
hiç mola vermeyen bir otobüse.
sonu gelmeyecek uzun bir yolculuğa çıkmak istiyordum.
başımı yasladığım camdan, geçtiğimiz yolları görmek istiyordum.
istiyordum. ama yapamıyordum hiçbirini.
çünkü....
çünkü'sü yoktu aslında. ya da vardı ama bir anlatmaya başlarsam, kusabilirdim içimdeki herşeyi!
3 Ağustos 2010 Salı
siz yorulmayın, ben cevabı biliyorum
İstanbul'da hava sıcaklığı bilmem kaç derece. nem oranı da aklımda tutamayacağım kadar yüksek.bu sıcak, mevsim normallerinin üstünde mi, bilemiyorum ama öyle olmalı. benim tahammül sınırımın üstünde olduğu kesin.
Ağustos ayının ilk günleri...oksijen de bitmek üzere.
sıcakla birlikte biz şehir sakinleri de eriyoruz. peki oksijen biterse ne yapacağız? birbirimizin oksijenini çalarak kansız cinayetler mi işleyeceğiz?
göreceğiz hep birlikte.
annemi özledim. yazlığı bile özledim. ki biri bana yazlığa gitmeyi özleyeceğimi söylese asla inanmazdım. ama oldu bir kere.
çocukluğumu hatırlıyorum yazın. sanırım en çok yazları özlüyorum çocukluğumu.
3 ay İstanbul'a hiç uğramadığımız günleri özlüyorum.
döndüğümde güneşten rengi açılmış saçlarımı.
babamı özlediğim günleri özlüyorum.
o günler çok mu geride kaldı?
küçük bahçemizi özlüyorum. dedemle akşamları denize girmeyi.
eve dönerken ıslak ayaklarla giydiğim terliklerin çamur olmasını.
temiz havadan iştahımın açılıp durmadan yemek yediğim zamanları.
o günlere dönmek gibi bir imkanım olsaydı şimdi, ne yapardım bilmiyorum.
o zamanlar ne hissederdim? onu da pek hatırlamıyorum.
hatırladığım birkaç küçük anı sadece.
birkaç mutlu anı.
ben büyüdüm. annem yaşlandı. dedem artık yok. yazlık evimiz bambaşka bir halde. ilk yapıldığı zamanlardan çok farklı. bambaşka bir kimliğe büründü sanki.
son 4 yıldır istanbul dışında hiçbir yerde 10 günden fazla kalmadım. daha doğrusu kalamadım. hiçbir yere ait hissedemedim kendimi. istanbul dahil.
gidip de bir yarımı bıraktığım şehirleri saymazsak tabi.
ortasından deniz geçen bu şehirde, şehr-i İstanbul'da hangi yöne dönsem özlediğim o denize kavuşabilirim? bu şehrin hangi tepesine çıksam, dedemin adımı çağıran sesini duyabilirim?
bu şehrin hangi yolunda bisiklete binsem, annemin alışveriş poşetlerini taşıyabilirim?
siz cevap vermeden ben söyleyeyim
HİÇ!
Ağustos ayının ilk günleri...oksijen de bitmek üzere.
sıcakla birlikte biz şehir sakinleri de eriyoruz. peki oksijen biterse ne yapacağız? birbirimizin oksijenini çalarak kansız cinayetler mi işleyeceğiz?
göreceğiz hep birlikte.
annemi özledim. yazlığı bile özledim. ki biri bana yazlığa gitmeyi özleyeceğimi söylese asla inanmazdım. ama oldu bir kere.
çocukluğumu hatırlıyorum yazın. sanırım en çok yazları özlüyorum çocukluğumu.
3 ay İstanbul'a hiç uğramadığımız günleri özlüyorum.
döndüğümde güneşten rengi açılmış saçlarımı.
babamı özlediğim günleri özlüyorum.
o günler çok mu geride kaldı?
küçük bahçemizi özlüyorum. dedemle akşamları denize girmeyi.
eve dönerken ıslak ayaklarla giydiğim terliklerin çamur olmasını.
temiz havadan iştahımın açılıp durmadan yemek yediğim zamanları.
o günlere dönmek gibi bir imkanım olsaydı şimdi, ne yapardım bilmiyorum.
o zamanlar ne hissederdim? onu da pek hatırlamıyorum.
hatırladığım birkaç küçük anı sadece.
birkaç mutlu anı.
ben büyüdüm. annem yaşlandı. dedem artık yok. yazlık evimiz bambaşka bir halde. ilk yapıldığı zamanlardan çok farklı. bambaşka bir kimliğe büründü sanki.
son 4 yıldır istanbul dışında hiçbir yerde 10 günden fazla kalmadım. daha doğrusu kalamadım. hiçbir yere ait hissedemedim kendimi. istanbul dahil.
gidip de bir yarımı bıraktığım şehirleri saymazsak tabi.
ortasından deniz geçen bu şehirde, şehr-i İstanbul'da hangi yöne dönsem özlediğim o denize kavuşabilirim? bu şehrin hangi tepesine çıksam, dedemin adımı çağıran sesini duyabilirim?
bu şehrin hangi yolunda bisiklete binsem, annemin alışveriş poşetlerini taşıyabilirim?
siz cevap vermeden ben söyleyeyim
HİÇ!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)