insanlar değişiyor.ben de değişiyorum.herkes değişiyor. istesek de istemesek de değişiyoruz işte.
kırk yıldır hayatında olan insanları birden aslında tanıyamadığını görüyorsun. ya da aslında uzak sayılabileceğin birinin, yakınında olduğunu fark ediyorsun. ne garip!
öss'ye hazırlanırken idol olarak gördüğüm felsefe hocamın "değişmeyen tek şeyin değişimdir" dediğini hatırlıyorum. bu cümleyi o zamanlar duyduğumda ne düşünmüştüm acaba, hayret hatırlamıyorum. oysa ki böyle ayrıntıları unutmamak gibi bir huyum vardı.
bu da değişimin bir parçası olsa gerek.
her değişim beraberinde güzel şeyler getirmiyor elbette ki.
keşke öyle olsaydı!
ama hayatın ve değişimin kendi içinde çoğu kez bizim anlayamadığımız bazı dinamikleri var.
birşeyler bitiyor, yerine başka şeyler başlıyor.
yoktan var oluyor bazen ya da tam tersi var sandığımız her neyse pat diye yok oluyor.
aniden...apansız...fikrimiz alınmadan...
azalıyoruz ya da çoğalıyoruz kimi zaman.
kazandıklarımız, kaybettiklerimizi unutturuyor mu?
sahiden bir şeyler kazanabilmek, güzellikleri tadabilmek mümkün mü?
"kalıcılık" ya da "sonsuzluk" diye kavramlar da var öte yandan.
bitmez ki bu sorular.
"hiç bilinmeyenli bir denklemi nasıl çözer gözlerim
üşüyorsam söyle ey / bu ateş kimin
kuruduğunda yüzümden dökülmeyen acı
ne ister eski bir zamândan
çamurdansa ayak bileklerimiz
gözlerimin rengi niye hep beyaz
kaldırımlarında kalabalık yerine kurşun gibi bir sayıklama bulan hayat
çirkin yüzüyle geçmişin nefesine niçin tasma
kanlı pamukların rengiyle çekilen kar
bütün evlerden geçiyor gibi neden yitirir bir yanımı
eksiltmek neye yetmez"
22 Ağustos 2009 Cumartesi
21 Ağustos 2009 Cuma
eskilerden bir şarkı..bir anı
"yanına gelebilsem bir daha dönmezdim"
sanki aylar, yıllar geçti...
zaman geçse artık...
hızlıca geçse...
hiçbir şey yapmıyorum.
yapamıyorum.içimden gelmiyor.
evde oturup günleri sayıyorum sadece.
neyseki matematiğim iyi.
"şimdi ölmek istemem"
sanki aylar, yıllar geçti...
zaman geçse artık...
hızlıca geçse...
hiçbir şey yapmıyorum.
yapamıyorum.içimden gelmiyor.
evde oturup günleri sayıyorum sadece.
neyseki matematiğim iyi.
"şimdi ölmek istemem"
20 Ağustos 2009 Perşembe
ama sadece bir tane Dünya var!
insanların nasıl bu kadar bencil olabildiklerine aklım ermiyor.
dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanan o kadar çok insan var ki!
aslında biraz açabilseler gözlerini.
bir bakabilseler etraflarına.
farklılıkların aslında zenginlik olabildiğini görseler
ne de güzel olurdu?
aynı dili konuştuğu halde birbirini anlamayan insanlar...
anlamak bir yana kendi sesinden başka sesi duymayan, dinlemeyen insanlar...
susun bir dakika.
sadece bir dakika.
derin bir nefes alıp, gözlerinizi kocaman açın.
ve etrafınıza bakın.
"öteki"leştirdiklerinize bakın.
herkes sizin kadar şanslı olmayabilir. tabi buna şans denirse (!)
insanlar sizinle aynı şeyleri düşünmek, aynı yerlere gitmek, aynı şeyleri sevmek,aynı tarzda giyinmek v.s zorunda değiller.
siz...etrafınızda sizin gibileri gördükçe şişen egolarınızı bir kenara bırakın artık.
sizden bir tane varsa "onlar"dan da bir tane var.
gene karardı içim.
çok sıkılıyorum.
dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanan o kadar çok insan var ki!
aslında biraz açabilseler gözlerini.
bir bakabilseler etraflarına.
farklılıkların aslında zenginlik olabildiğini görseler
ne de güzel olurdu?
aynı dili konuştuğu halde birbirini anlamayan insanlar...
anlamak bir yana kendi sesinden başka sesi duymayan, dinlemeyen insanlar...
susun bir dakika.
sadece bir dakika.
derin bir nefes alıp, gözlerinizi kocaman açın.
ve etrafınıza bakın.
"öteki"leştirdiklerinize bakın.
herkes sizin kadar şanslı olmayabilir. tabi buna şans denirse (!)
insanlar sizinle aynı şeyleri düşünmek, aynı yerlere gitmek, aynı şeyleri sevmek,aynı tarzda giyinmek v.s zorunda değiller.
siz...etrafınızda sizin gibileri gördükçe şişen egolarınızı bir kenara bırakın artık.
sizden bir tane varsa "onlar"dan da bir tane var.
gene karardı içim.
çok sıkılıyorum.
17 Ağustos 2009 Pazartesi
burada hayatlar çok ucuz!
burada hayatlar çok ucuz! insanlar haybeye (!) yitiriyorlar yaşamlarını.
17 ağustos depreminin üzerinden 10 yıl geçti. dile kolay koskoca 10 yıl.
tedbirsizlik, kar payını arttırmak için insanların can güvenliğini hiçe sayarak düşük maliyetle malzemeden çalınıp inşa edilen binalar...
yitirilen binlerce can.
çığlıklar...sesler...sessizlikler...
duman...her yer toz duman...
ders çıkarabildik mi acaba?
depremde yıkılan onca binaya,binlerce insanın yaşamını yitirmesine rağmen, sarsılmayan demirden makam koltukları!
hey yavrum hey, nasıl bir adalettir bu?
öte yandan gündemden düşmeyen Kürt açılımı, bitmeyen tartışmalar, bu tartışmaların körüklediği milliyetçilik duyguları, hedef göstermeler v.s
ıslahevinde öldürülen çocuk, üzerinde bulunan el bombasının pimi yalnışlıkla çekildiği için şehit olan 4 asker, daha sayamadığım niceleri...
bu ülkede insan hayatı neden bu kadar ucuz?
ve nereye kadar sürecek bu acılar?
yetmedi mi?
ırkı,dini veya dili her ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan insanların çektikleri acılar...
yetmedi mi?
17 ağustos depreminin üzerinden 10 yıl geçti. dile kolay koskoca 10 yıl.
tedbirsizlik, kar payını arttırmak için insanların can güvenliğini hiçe sayarak düşük maliyetle malzemeden çalınıp inşa edilen binalar...
yitirilen binlerce can.
çığlıklar...sesler...sessizlikler...
duman...her yer toz duman...
ders çıkarabildik mi acaba?
depremde yıkılan onca binaya,binlerce insanın yaşamını yitirmesine rağmen, sarsılmayan demirden makam koltukları!
hey yavrum hey, nasıl bir adalettir bu?
öte yandan gündemden düşmeyen Kürt açılımı, bitmeyen tartışmalar, bu tartışmaların körüklediği milliyetçilik duyguları, hedef göstermeler v.s
ıslahevinde öldürülen çocuk, üzerinde bulunan el bombasının pimi yalnışlıkla çekildiği için şehit olan 4 asker, daha sayamadığım niceleri...
bu ülkede insan hayatı neden bu kadar ucuz?
ve nereye kadar sürecek bu acılar?
yetmedi mi?
ırkı,dini veya dili her ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan insanların çektikleri acılar...
yetmedi mi?
14 Ağustos 2009 Cuma
nerede kalmıştık?
Zorba, Patron'a kağıt faresi diyordu. hep kitap okuyup, içindeki boşluğu okuduklarıyla kapattığı için. oysa Zorba'ya göre asıl önemli olan yaşamdı, yaşamaktı. hayat kitaplardan öğrenilemezdi, yaşamak, hayatı damarlarında hissetmek gerekti. aslolan buydu.
doğruydu Zorba'nın düşündükleri.
ama ben bu aralar yine "kağıt faresi" olmak istiyorum.eskisi gibi.
kitaplarıma gömülüp herşeyi unutmak istiyorum.
ya da kalemi elime aldığımda durmadan yorulmadan sayfalarca yazmak istiyorum.
kitap okumayalı 4 gün oldu, ne kadar zamandır birşeyler yazmadığım ise muamma.
nereden başlamalı okumaya?
ya da nereden başlamalı yazmaya?
doğruydu Zorba'nın düşündükleri.
ama ben bu aralar yine "kağıt faresi" olmak istiyorum.eskisi gibi.
kitaplarıma gömülüp herşeyi unutmak istiyorum.
ya da kalemi elime aldığımda durmadan yorulmadan sayfalarca yazmak istiyorum.
kitap okumayalı 4 gün oldu, ne kadar zamandır birşeyler yazmadığım ise muamma.
nereden başlamalı okumaya?
ya da nereden başlamalı yazmaya?
10 Ağustos 2009 Pazartesi
mucize!
bir haftalık gergin bekleyişin sonunda güzel bir haber aldım.
derin bir nefes alıp, bol bol oksijen çektim içime.
önümüzde zor geçecek bir 5 ay olmasına rağmen en zor kısmını atlattık
mucize!
evet gerçekten bir mucize!
derin bir nefes alıp, bol bol oksijen çektim içime.
önümüzde zor geçecek bir 5 ay olmasına rağmen en zor kısmını atlattık
mucize!
evet gerçekten bir mucize!
8 Ağustos 2009 Cumartesi
bugün orda da cumartesi mi?
yine bir cumartesi sendromunun pençesindeyim.
boğuluyorum, nefes alamıyorum dört duvar arasında.
dışarı çıkmak, saatlerce yürüyüp kendimden geçmek...sonra yorgun argın eve geri geldiğimde sızıp uyumak istiyorum. ama gücüm yok. evden dışarıya adım atacak kadar bile halim yok.
nasıl ve neden bu hale geldim?
cumartesi günlerinden nefret eder oldum. oysa eskiden ne de severdim bu günü. son iş gününde akşam saat 6.30'u vurup da mesai saati bittiğinde yüzümde güller açardı. atardım kendimi sokaklara. asıl enerjimi cumartesi gününe saklar, cuma günü iş çıkışı kahve içip arkadaşlarımla biraz sohbet ettikten sonra gelirdim eve. cumartesi günleri ise çok eğlenceli olurdu her seferinde. arkadaşlarla gidilen yerler, bazen sinema ya da başka sanatsal etkinlikler, hayata ve sanata dair yapılan ve saatlerce süren konuşmalar. sadece uyumak için eve gittiğim zamanlar. pazar günü evde yapılan ve saatlerce süren güzel bir kahvaltı. sonrasında yine sokaklar...haftaiçi acele içinde tadına varamadığım uzun dar sokaklar...
şimdi o günleri hatırladığımda üzerinden yıllar geçmiş gibi hissediyorum. oysa sadece 5-6 ay önceydi. o zamanlar cumartesi gününün gelmesini iple çekerdim. yoğun geçen koskoca bir haftanın ardından cumartesi ve pazar içimden gelen her şeyi yapabildiğim, bana ait zamanlardı.
şimdiyse hangi günde olduğumun hiçbir önemi yok. ne zamandır bütün günler benim için birbirinin aynı? bilemiyorum.
o günlerden bugüne ne değişti? neler kaldı elimde?
İstanbul'daki bu eve hapsolmuşum. yarım kalmışlığım bu kez daha çok yakıyor canımı.
diğer yarım uzakta..çok uzakta...güneşin doğduğu iç ülkede. güneşin hiç eksilmediği bir şehirde.
saatlerce yürüdüğümüz sokaklardan çok uzakta. nefes almak için oturup dinlendiğimiz kaldırımlar, çoktandır unutmuş ayak izlerini.
söylesene can.
bugün senin şehrinde de cumartesi mi?
"bugün orda da cumartesi mi
sende beni benim kadar özledin mi
aynalardan kaçarken özlenmeyi beklemek,
ne kadar acı ne kadar komik ve bana ait değil mi?"*
*Feridun Düzağaç-Cumartesi
boğuluyorum, nefes alamıyorum dört duvar arasında.
dışarı çıkmak, saatlerce yürüyüp kendimden geçmek...sonra yorgun argın eve geri geldiğimde sızıp uyumak istiyorum. ama gücüm yok. evden dışarıya adım atacak kadar bile halim yok.
nasıl ve neden bu hale geldim?
cumartesi günlerinden nefret eder oldum. oysa eskiden ne de severdim bu günü. son iş gününde akşam saat 6.30'u vurup da mesai saati bittiğinde yüzümde güller açardı. atardım kendimi sokaklara. asıl enerjimi cumartesi gününe saklar, cuma günü iş çıkışı kahve içip arkadaşlarımla biraz sohbet ettikten sonra gelirdim eve. cumartesi günleri ise çok eğlenceli olurdu her seferinde. arkadaşlarla gidilen yerler, bazen sinema ya da başka sanatsal etkinlikler, hayata ve sanata dair yapılan ve saatlerce süren konuşmalar. sadece uyumak için eve gittiğim zamanlar. pazar günü evde yapılan ve saatlerce süren güzel bir kahvaltı. sonrasında yine sokaklar...haftaiçi acele içinde tadına varamadığım uzun dar sokaklar...
şimdi o günleri hatırladığımda üzerinden yıllar geçmiş gibi hissediyorum. oysa sadece 5-6 ay önceydi. o zamanlar cumartesi gününün gelmesini iple çekerdim. yoğun geçen koskoca bir haftanın ardından cumartesi ve pazar içimden gelen her şeyi yapabildiğim, bana ait zamanlardı.
şimdiyse hangi günde olduğumun hiçbir önemi yok. ne zamandır bütün günler benim için birbirinin aynı? bilemiyorum.
o günlerden bugüne ne değişti? neler kaldı elimde?
İstanbul'daki bu eve hapsolmuşum. yarım kalmışlığım bu kez daha çok yakıyor canımı.
diğer yarım uzakta..çok uzakta...güneşin doğduğu iç ülkede. güneşin hiç eksilmediği bir şehirde.
saatlerce yürüdüğümüz sokaklardan çok uzakta. nefes almak için oturup dinlendiğimiz kaldırımlar, çoktandır unutmuş ayak izlerini.
söylesene can.
bugün senin şehrinde de cumartesi mi?
"bugün orda da cumartesi mi
sende beni benim kadar özledin mi
aynalardan kaçarken özlenmeyi beklemek,
ne kadar acı ne kadar komik ve bana ait değil mi?"*
*Feridun Düzağaç-Cumartesi
5 Ağustos 2009 Çarşamba
varlığım yokluğumla aynı!
bir sabah uyandığınızda beni unutmuş olun
yüzümü, ellerimi, uykusuzluktan kızarmış gözlerimi, sevdiğim ve sevmediğim şeyleri, alışkanlıklarımı.
bana ait olan ve beni ben yapan herşeyi.
varlığımı silin hafızalarınızdan.
sanki hiç var olmamışım ve hayatlarınızda hiç yerim olmamış gibi.
ben yok olayım.
ama siz hiçbirşey olmamış gibi o değerli(!) hayatlarınıza devam edin
lütfen!
yüzümü, ellerimi, uykusuzluktan kızarmış gözlerimi, sevdiğim ve sevmediğim şeyleri, alışkanlıklarımı.
bana ait olan ve beni ben yapan herşeyi.
varlığımı silin hafızalarınızdan.
sanki hiç var olmamışım ve hayatlarınızda hiç yerim olmamış gibi.
ben yok olayım.
ama siz hiçbirşey olmamış gibi o değerli(!) hayatlarınıza devam edin
lütfen!
4 Ağustos 2009 Salı
hiçbir şey!
çok yorgunum. hiçbir şey yapmadığım halde yorgunum.
içimde hissettiğim acı kronikleşti artık.
konuşmuyorum. yanı başımda konuşulanları duymuyorum.
gözlerim açık ama hiçbir şey görmüyorum.
sabah balkonda kuzenimle çay içtik. tatilde geçirdiği günleri anlatırken dinlemediğimi fark edip bir an susmuş olmalı. omzuma dokunup beni sarsarak "nereye bakıyorsun sen, ne var o kaldırımda" diye sordu ve gözlerimi sabitlediğim kaldırımda ne olduğunu görebilmek için ayağa kalktı. nereye baktığımın bile farkında değildim. ne yaptığımın farkında olmadığım gibi.
"hiç" dedim "hiçbirşeye bakmıyorum"
hiç birşeyi görmüyorum
hiç birşeyi duymuyorum.
ve hiçbirşey söylemiyorum.
nereye kadar böyle devam edecek? bu sessizlik için henüz çok erken değil mi?
kimse kimseyi duymazken, herkes kendi yörüngesine hayranken ben ne anlatabilirim?
içimde hissettiğim acı kronikleşti artık.
konuşmuyorum. yanı başımda konuşulanları duymuyorum.
gözlerim açık ama hiçbir şey görmüyorum.
sabah balkonda kuzenimle çay içtik. tatilde geçirdiği günleri anlatırken dinlemediğimi fark edip bir an susmuş olmalı. omzuma dokunup beni sarsarak "nereye bakıyorsun sen, ne var o kaldırımda" diye sordu ve gözlerimi sabitlediğim kaldırımda ne olduğunu görebilmek için ayağa kalktı. nereye baktığımın bile farkında değildim. ne yaptığımın farkında olmadığım gibi.
"hiç" dedim "hiçbirşeye bakmıyorum"
hiç birşeyi görmüyorum
hiç birşeyi duymuyorum.
ve hiçbirşey söylemiyorum.
nereye kadar böyle devam edecek? bu sessizlik için henüz çok erken değil mi?
kimse kimseyi duymazken, herkes kendi yörüngesine hayranken ben ne anlatabilirim?
2 Ağustos 2009 Pazar
keşke!
boş gözlerle etrafı seyrediyorum sadece. seyretmek bile denemez aslında. bakıyorum ama hiçbirşey görmüyorum. etrafımdaki insanlar sürekli konuşuyorlar, neden bahsettiklerini bile duymuyorum. sadece anlamsız uğultular geliyor kulağıma. umurumda değil zaten hiçbiri.
hep aynı şarkıyı dinliyorum. unutturulmaya çalışılmış bir dilde söylenmiş o ağıdı...sadece beni değil seni de yaralayan o ağıdı. neyin yasını tutuyorduk o gün?
anlamını bilmediğim sözler çalınıyordu kulağıma, ama hoparlörden yükselen her kelimede içimdeki yara büyüyordu. sen de biliyordun. sözlerin anlamını sormama gerek bile yoktu zaten.
anadilimiz aynı olmasa da benzer acılardı tattığımız. çocukluğumuz bile benziyordu. birbirinden çok farklı coğrafyalarda dünyaya gelmiş ve büyümüş olmamıza rağmen. seni, sen kadar anlıyordum. tanıyordum seni, sen kadar. hissediyordum acılarını. sen de benimkileri elbette.
bu türküyü dinlerken, ilk kez seninle birlikte adım attığım o topraklar geliyor gözümün önüne...sonu başı görünmeyen salına salına akan Dicle nehri...taşlar...o taşların hikayesi...sonra bitmeyen konuşmalar...şiirden, aşktan, sanattan...birlikte söylenen şarkılar, türküler...sessizlik sonra...birlikte yaşanan ama hiç rahatsız etmeyen sessizlik... güneşi karşıladığımız günler...güneş doğunca uykuya daldığımız günler...
yetişemediğimiz hep geç kaldığımız otobüsler...saatlerce yürüdüğümüz sokaklar...başka kültürlere karşı dinmek bilmeyen merakım yüzünden beni götürdüğün kiliseler, sinagoglar, camiler, köyler....köyde peşimizi bırakmayan ufak çocuklar...o unutulmuş toprağın çocukları...
yeniden gitsem oralara.
tenimizi kavuran Ağustos güneşini umursamadan yürüsek hiç durmadan yorulmadan.
burada, İstanbul'da kimsesizken ben. gelsem oralara bir daha dönmesem...
hep aynı şarkıyı dinliyorum. unutturulmaya çalışılmış bir dilde söylenmiş o ağıdı...sadece beni değil seni de yaralayan o ağıdı. neyin yasını tutuyorduk o gün?
anlamını bilmediğim sözler çalınıyordu kulağıma, ama hoparlörden yükselen her kelimede içimdeki yara büyüyordu. sen de biliyordun. sözlerin anlamını sormama gerek bile yoktu zaten.
anadilimiz aynı olmasa da benzer acılardı tattığımız. çocukluğumuz bile benziyordu. birbirinden çok farklı coğrafyalarda dünyaya gelmiş ve büyümüş olmamıza rağmen. seni, sen kadar anlıyordum. tanıyordum seni, sen kadar. hissediyordum acılarını. sen de benimkileri elbette.
bu türküyü dinlerken, ilk kez seninle birlikte adım attığım o topraklar geliyor gözümün önüne...sonu başı görünmeyen salına salına akan Dicle nehri...taşlar...o taşların hikayesi...sonra bitmeyen konuşmalar...şiirden, aşktan, sanattan...birlikte söylenen şarkılar, türküler...sessizlik sonra...birlikte yaşanan ama hiç rahatsız etmeyen sessizlik... güneşi karşıladığımız günler...güneş doğunca uykuya daldığımız günler...
yetişemediğimiz hep geç kaldığımız otobüsler...saatlerce yürüdüğümüz sokaklar...başka kültürlere karşı dinmek bilmeyen merakım yüzünden beni götürdüğün kiliseler, sinagoglar, camiler, köyler....köyde peşimizi bırakmayan ufak çocuklar...o unutulmuş toprağın çocukları...
yeniden gitsem oralara.
tenimizi kavuran Ağustos güneşini umursamadan yürüsek hiç durmadan yorulmadan.
burada, İstanbul'da kimsesizken ben. gelsem oralara bir daha dönmesem...
1 Ağustos 2009 Cumartesi
"ölür gibi yapınca acım diner mi sence?"
nefesim kesiliyor.
sığamıyorum hiçbir yere.
sokaklara vursam kendimi.
"ölür gibi yapınca acım diner mi sence?"
sığamıyorum hiçbir yere.
sokaklara vursam kendimi.
"ölür gibi yapınca acım diner mi sence?"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
