29 Haziran 2009 Pazartesi

günler geçti...günler bitti...

uzun zamandır yazamadım, cumadan beri bir koşturmacanın içindeydim. bu cumaya kadar rahatım sonra tekrar aynı koşturmaca...daha da sonra uzun bir bekleme dönemi olacak. o konuya şimdi hiç girmeyeyim.
bu hareketliliğin içinde Michael Jackson'ın ölüm haberini almak, sersemletti beni. hayranı değildim ama çocukken öyle ya da böyle şarkıları mutlaka çalınırdı kulağıma. hele ki yazları... tatil niyetine gidip yerleştiğimiz yazlık evimizin olduğu adada, akşamları her yerden onun şarkıları duyulurdu. gençlik çağındaki delikanlılar onun gibi dans etmeye çalışırlardı. ben ve yaşıtlarım Michael'ı taklit etmeye çalışan gençlere hayran hayran bakar, o zamanlar İngilizce bilmediğimiz için duyduğumuz şarkı sözlerini uydurarak eşlik etmeye çalışırdık.
çocukluk dönemime ait simgelerden biriydi. şimdi hayatını kaybetmiş olması bir dönemin bittiğini vuruyor yüzüme. biten o devirle birlikte hiç istemediğim halde ben de büyümüş oluyorum.
çocuktuk, Michael sonsuza dek yaşayacaktı. ölüm uğramayacaktı kapısına.
büyüdük, Michael artık olmayacak...

24 Haziran 2009 Çarşamba

ah biz insanlar!

İstanbul'da hava sıcaklığı 33 derece civarında.
sıcak, beyinlerimizi de eritiyor besbelli. düşünmek hepimizi çok yoruyor olmalı!
tahammül sınırımın azaldığını fark ettim dün. neye mi? sanırım herşeye.ya da hiçbirşeye demek daha doğru. evet evet, hiçbirşeye tahammül edemiyorum artık.
yerli yersiz her konu hakkında hırs yapanlar, yaşına başına bakmadan hala ilkokul öğrencisiymiş gibi davranan insanlar, karşısındakini dinlemek gibi bir alışkanlığı olmayıp ara vermeden sürekli bıdı bıdı konuşanlar...yoruldum. susun lütfen!
çok sıkılıyorum. topu topu 3 dersim olduğu halde sınavlara da doğru düzgün çalışamadım, ama neyse bitti gitti. "bir de geçer not alırsam değmeyin keyfime" demek isterdim ama sanırım o bile beni mutlu etmeye yetemeyecek.
annemin bir sözü vardır. ne ara eskilerden bir anıdan bahsetsek, insanların "eski"deki hallerinden, çocukluklarından "doğan büyüyor" der hep. doğan büyüyor büyümesine de büyümek hiç de mutlu etmiyor büyüyen insanı.
okulmuş, kariyermiş, belki yüksek lisansmış,aşkmış, dertmiş tasaymış.

küçük ve yeşillik bir kasabada olsam. denize kıyısı olmasa da olur. ama elbette ki olması tercih sebebi.. ağaçların arasında bir hamak olsa...hafif hafif rüzgar esse...kitaplarım,ben, kulağımda güzel ezgiler...
ah ah Gökçeada'yı özledim.

yaptığım hiçbir şey tat vermiyor bu ara. Gökçeada'ya gitmek de imkansız olduğuna göre yapacak birşey yok. Rumca öğrenmeye vakit ayırabilirim sanırım.uzun zamandır ertelediğim bu merakı, eyleme dönüştürmek iyi gelebilir.

18 Haziran 2009 Perşembe

Benerci yıldızlara iyi bak

2-3 yıl önceydi. geç kalmışlığımın verdiği utançla bir çırpıda okumuştum Nazım'ın "Benerci Kendini Niçin Öldürdü" adlı eserini. sonra da devlet tiyatrolarında oynanan oyununa gitmiştim ve sayfalarda gördüğüm o dizelerin canlanışına sahnede tanık olmuştum. oyuncular, binbir emekle hazırlanan o dekor..
bazı bölümleri uzunca bir süre çıkmadı zihnimden.
gün içinde herhangi bir yerde yankılanırdı beynimde o satırlar.
"Delikanlım!.
İyi bak yıldızlara,
onları belki bir daha göremezsin.
Belki bir daha
yıldızların ışığında
kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..
Delikanlım!.
Senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar
kadar
güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
Yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir.
Delikanlım!.
Sen ki, ya bir köşe başında
kan sızarak kaşından
gebereceksin,
ya da bir darağacında can vereceksin.
İyi bak yıldızlara
onları göremezsin belki bir daha"

bir gün dayanamayıp almıştım kalemi kağıdı elime. bu dizelerin üzerine bir yazı yazmaya haddim olmadığını düşünerek bir renk boya buldum bir yerlerden. resim konusunda hiç yetenekli değilimdir ama bu dizelerin bana çağrıştırdığı şeyleri resimle kağıda aktarmıştım. elbette ki hiçbir sanatsal değeri yoktu, kendine göre bir estetiği olsa bile.ve o resmi birine vermiştim.bu dizeleri gerçekten hak ettiğini düşündüğüm birine...hala o kağıt parçasını saklıyor mudur diye merak etmekten kendimi alamıyorum. bugün bu dizeler nereden aklıma geldi onca zamandan ve onca şiirden sonra.bilmiyorum.bilmek nasılsa gerçeği değiştirmeyecek.

"Sevmek mükemmel iş delikanlım.
Sev bakalım...
Mademki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
seeeeev
sevebildiğin kadar... "

15 Haziran 2009 Pazartesi

11 Haziran 2009 Perşembe

batıp çıkarken..yalpalarken...ille de şiir!

yorgundu kadın.bıkmıştı.hayattan, sürekli insanlara birşeyleri anlatmaya çabalamaktan. kendinden bile bıktığını hissediyordu bazen
umursamıyordu eskisi kadar.
susma zamanıydı artık. sessizliğin söyleyecekleri vardı.

"umursamıyorum yılgınlığımı filan
çünkü sessizce yaşanmalı her şey
bir devrim sessizce olmalı mesela
ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun"

gece indi şehre. uzun bir telefon konuşmasının ardından oturduğu yerden kalktı kadın. derin bir nefes çekti kültablasındaki sigarasından. sol göğsünde ince bir sızı hissetti. daha ne kadar acıyacaktı canı?

"sevgim acıyor
kimi sevsem
kim beni sevse"

sokak lambasının aydınlattığı kaldırıma dikti gözlerini. çok eskilerden bir an canlandı gözünde: bir kadın ve bir erkek.elele herşeye ve herkese inat gülümseyerek koşuyorlardı. yere düşen asabi yağmur damlalarına inat mutluydular.
içinde kanayan bir yer vardı. kanın sıcaklığını hissetti. bir nefes daha çekti sigarasından

"elele gittiğimiz bu yolda
sen gitgide büyürsen,
benim içimde çok beklemiş
çok eski bir yer kanar..."

10 Haziran 2009 Çarşamba

biraz oksijen lazım

sıcak hava üzerimize çöreklenip zaten daralan ruhumuzu daha da bunaltırken..bir de çaresizlik eklenirse üzerine. sonuç ne olur?
dalga dalga yayılıp bedenin her noktasını zapt eden mutsuzluğu da unutmamak gerek.

çıkamadım bu işin içinden.

8 Haziran 2009 Pazartesi

"nasıl da sizsiniz buram buram"

suskunluğumun ne anlama geldiğini bilen çıkmadı günlerdir. hatta kimse sormadı bile.
çünkü kimse fark etmedi konuşmadığımı.
geçenlerde yitirdim sesimi. kimsenin ruhu duymadı.
herşeyin yolunda olduğunu sandılar.hala da aynı fikirdeler.
yoruldum anlatmaktan. en çok da anlattığım halde anlaşılamamaktan.
varlığımın bir anlamı olduğunu sanarken, yanılan ben miydim?
yokluğum bile fark edilmiyor artık.
nerede hata yaptığımı sormayacağım. bir yerlerde bir yanlış yaptıysam bile içim rahat.nedensiz.
herkesin kendince yarattığı bir dünyası var. kendi ilkeleri, kuralları, önyargıları, zevkleri v.s
her birimizin ayrı kaygılarımız var hayata dair. kimi zaman örtüşse de bu kaygılar...farklıyız işte.
bunlardan hareketle bir başkasını yargılamak, cezalandırıp hatta infaz etmek ne acı...
herkesin kendi düşüncesinin doğruluğuna güveni tam.
kimse karşındakinin de doğru şeyi düşünebileceğini tahmin edemiyor
ne yazık!
günlerdir şu dizeler an be an canlanıyor zihnimde:
"sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna
şiiriniz adamakıllı
şiir dumanı da caba

benim dengemi bozmayınız"

"siz ve öteki"
ben öteki olmaya razıyım.

eski kitap kokusu

günlerdir yazacak çok şey biriktirdiğim halde bir türlü başlayamadım yazmaya.
meşgul olduğum herhangi bir iş yoktu, okula da gitmedim, gezip tozmadım da
içimden gelmedi, nereden başlayacağımı bilemedim. bir kez başlayabilseydim yazmaya, devamı gelecekti, biliyordum ama ilk adımı atmaktı zaten önemli olan.
her neyse günler günleri kovaladı. her gün doğan güneş, her gün battı yeniden doğmak üzere.
ve bugün yazmaya karar verdim en sonunda.
eve tıkılıp sadece kısa cevaplar vererek geçirdiğim 4 günün ardından cuma günü sokaklara attım kendimi. eski bir arkadaşımla Moda taraflarında bir sahaf dükkanına gittik. oldum olası bayılırım sahaflara..eski kitaplara hele bir de saman kağıda basılmışsa...eski kitap kokularına...
ileride bir gün yeterli param olursa bir sahaf açmayı ve kitapların arasında ölmeyi umut ediyorum.
bugüne dek bir çok sahaf ziyaret etmiş olmama rağmen bu seferki bir başkaydı. entellektüel olduğu her halinden belli olan son derece kibar bir beyefendinin dükkanıydı.
meraktan içim pır pır ederek dükkandan içeri girdiğimizde, hemen karşıma mavi bir bisiklet çıktı. dükkanın sahibine aitmiş, ufak bir işi olduğunu söyleyerek bisikletini de alıp dışarı çıktı. ve bunca eski ve değerli kitap karşısında şaşkına dönmüş ben, adamın bu güven duygusu karşısında bir kez daha şaşırdım. bizi hiç tanımıyordu ve dükkanını bırakıp gitmişti.
"vay be" dedim kendi kendime. "eski İstanbul'u yaşayanlar hala var" demek. demek ki herkesin bilinçaltına uğramamış henüz güvensizlik ve paranoya gibi duygular.
güzel birşeydi insanlara güvenebilmek.
hele ki hiç tanımadığın insanlara.
kitle iletişim araçları her an korku kültürünü kazısa da beynimize, bunlara rağmen hatta bunlara inat güvenebilmek güzeldi. hem de çok güzeldi.
15-20 dakika sonra beyefendi geri döndüğünde rafların birinde bulduğum not defterini karıştırıyordum. "1 sn o deftere bakabilir miyim hanımefendi" diye sordu.
özel bir defter miydi acaba sorusu beynimi kemirirken uzattım defteri adama.
birkaç sayfa karıştırdıktan sonra "bunu size hediye ediyoruz" dedi.
şaşırdım.hiç beklemediğim bir şeydi. teşekkür ederek bana doğru uzattığı küçük not defterini aldım.
arkadaşımla beraber seçtiğimiz kitapları gösterip, ücreti ödedikten sonra çıktık dükkandan. acilen bir yerlerde oturmak istiyordum. o defteri incelemek için yanıp tutuşuyordum. yaşanmışlığa çok değer verdiğim için, eski kitapları çok severim. hele ki kitapların ilk sahipleri kitabın bazı yerlerine kısa notlar v.s yazdılarsa daha da önemserim. benden önce insanlar bu kitabı okurken neler hissettiler acaba, nerede kendilerine ait birşeyler buldular diye merak eder dururum. bazılarından telefon numaraları, isimler, adresler çıkar.
yazı karakterinden insanların dış görünüşlerini ve kişiliklerini hayal etmeye çalışırım.

o gün bana hediye edilen defter de 1936 yılına ait. harf devrimi 1928 yılında yapıldığına göre önemli bir defter aslında. defterin genelindeki yazılar Latin alfabesi kullanılarak yazılmış ama sayıca az olsa da Arapça yazılmış kısımlar da var. el yazısıyla yazılmış notlar.bunun Arapça yazmaktan kalan bir alışkanlık olduğunu sanıyorum. okuduklarımdan anladığım kadarıyla defterin sahibi doktor ve Avrupa'da yaşamış, hatta sürekli şehir değiştirmiş. her güne dair bir kaç cümle mutlaka yazmış. bazı yerleri okumakta bir hayli zorlandım. ama o satırları okumaya çalışmak, o zamanları düşünmeye çalışmak çok keyifliydi.

defterin yanında aldığım kitaplara bakmaya vakit bulamadım şimdilik. bakalım onlardan neler çıkacak?

4 Haziran 2009 Perşembe

kulağımda çınlayan siren sesleri

oldum olası bir siren sesi duyduğumda irkilirim. nerede ne yapmakta olduğum hiç önemli değil. siren sesini her duyduğumda içim sızlar.ambulans, itfaiye ya da polis sireni. hepsi aynı benim için.
haziran da geldi işte, bugün ayın 4'ü. dün için Nazım Hikmet ile ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum önceden ama ne yazık ki vakit bulamadım. anma programına da gidemedim. üzüldüm ama yapacak birşey yoktu bu yıl da böyle olsun. şanssızlıklar bırakmadı peşimi.
"Nasıl ve ne olacak ölenin son duyduğu ses,
son gördüğü renk,
kalanın ilk hareketi
ilk sözü ilk yediği yemek? "

gidiyordum.bir aracın içinde.ön koltuktaydım.sürücüyü tanımıyordum. o da beni tanımıyordu. aracın arka kısmında 3 kişi vardı. saat gecenin 11'i. son sürat gidiyorduk karanlık caddelerde. bizi gören kenara çekilip yolu açıyordu.kulağımda her duyduğumda irkildiğim "siren" sesi..aracın arka kısmında yatan bir kadın..kendisine benzediğimi kabul etmesem de yıllar geçtikçe çocuğuymuş gibi benzediğim kadın...yaşlandığımda aynısı olacağım 2.annem.
hayatla mücadele ediyordu. hiç bitmek bilmeyen inadıyla.

duruldu dalgalar. şimdilik bu savaşı da kazandı inatçı kadın. yaşının verdiği yorgunluğa inat, hiç bıkmadı inatlaşmaktan, yaşama karşı dimdik durmaktan.
benimse kulağımdaki siren sesi gitmek bilmiyor.

1 Haziran 2009 Pazartesi

nedendir bilinmez!

sabahın 5 buçuğunda uyanık olmamın hiçbir geçerli nedeni yok
ya da var mı? bilmiyorum.

sustum. nasılsa konuştuğumda duyulmuyor sesim. en yakınımdan bile.