31 Ocak 2009 Cumartesi

dün-bugün-yarın-HİÇ..yanılsama

dün'le bağlarımı koparamıyorum
hatırlamak, lanetim...1 hafta öncesiyle şu an içinde bulunduğum an arasında koskoca bir uçurum var...
ve ben boğuluyorum...
uykularım kaçıyor.
duruyorum sadece.dururken de tekrar tekrar hatırlıyorum.hatırladıklarım canımı yaksa da.

seninse en büyük mucizen unutmak.
ve unutuluşun ardına sığınıp suçsuz olduğuna inanıyorsun.
oysa...
neyse...boşver...



bir sabah kalkıp da herşeyin aslında birer yanılsamadan ibaret olduğunu anlamak...
en zoru bu işte.
ben herşeyi,herkesi,her anı hatırlarken, sen herşeyi, herkesi, her anı unuturken...
aynı hızla...
nereye varır bunun sonu?
benim yapmaya çalıştıklarımı sen aynı hızla yıkarken?
kim önce pes eder?
söylesene...

27 Ocak 2009 Salı

dua...aslında Cemal Süreya-Aşk

"Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel lâflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lâfların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik..."




sevdiklerini Tanrı'sı kabul eden insanların her gece Sevgili Tanrı'larına ettikleri dua...

kimse bilmez.ben bile.

"bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez, kimse bilmez"


bu şarkıyı dinliyorum uzanmışım yatağımda, dikmişim gözlerimi tavana, kaybettiğim birşeyleri arıyorum. ne olduğunu asla bilemediğim.ama eksikliğini hep hissettiğim birşeyleri.
yıldızları görebilseydim keşke.
yol gösterselerdi bana.cılız da olsa ufak bir ışık çıkarsalardı karşıma.
çok mu şey istiyorum?
içimde rotasız giderek özgür olduğunu sanan bir martı var!

yorgunum...
duygularım mı düşüncelerim mi kördüğüm olmuş bilemiyorum.
tek bildiğim nefes almamı zorlaştıran, boğazımı tıkayan birşeyler var. koskoca bir yumak var orada.
ağlasam geçecek sanki.
sanki ağlasam rahatlayacağım.
ama en çok bu kadar isterken ağlamayı, kayboluyor gözyaşlarım...

sormadan, sorgulamadan..
olduğu için yaşamak...damarlarımda akan kanın hissettirdiği gibi.
basit bir hayalden başka bir şey değil mi yoksa?

neden?
neden bu kadar zor?

26 Ocak 2009 Pazartesi

ssssss....

"ilaç milaç bok püsür
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam..."




keşke bilsem de anlatabilsem...

25 Ocak 2009 Pazar

yanlış olan ne?

"yanlış zaman yanlış insan" masallarıyla uyutulduk yıllarca
ellerimizi kucağımızda birleştirip bekledik "doğru insan"ın gelmesini. gözlerimizi uzaklara sabitlerdik. pencere kenarlarında otururduk. susardık hep.ölümüne susardık. konuşmak için "doğru zaman"ı beklerdik sabırla.
en büyük mucizemiz sabırdı o zamanlar.
sormak, sorgulamak hiçbirimizin aklımıza gelmezdi.
nedendir bilinmez...
doğru neydi? neden doğruydu?
yanlışa kim karar verirdi?
bize dayatılan doğru-yanlış kavramlarına kim karar vermişti? neye göre karar vermişti?
benim doğrum, başkalarının yanlışı olamaz mıydı?
yada başkalarının yanlışı, benim doğrum olabilir miydi?
olurdu tabi.
hem de öyle bir olurdu ki.



şimdi...
şimdiyse herşeyi yeni baştan inşa ediyoruz.
kendi yanlışlarımız, kendi doğrularımızla...

19 Ocak 2009 Pazartesi

Hrant'a ağıt



bugün 19 Ocak...

o kara gün...ne de çabuk geçti koskoca 2 yıl?

2 yıl öncesinin o öğleden sonrasını hatırlamak istemezdim ama hiç çıkmıyor aklımdan.

yine orada olacağız bugün. 2 yıl önce bizi bırakıp gittiğin yerde...

geçen yıl gibi bugün de aynı yerdeyiz...

Agos'un önünde...

"bir travmam var kenarı hâreli

yine hâreli geçti yine zulüm beni"

ne değişti o günden bugüne. soruyoruz hep ama bir türlü yanıt alamıyoruz.

susmak istemiyoruz artık.

bu kez susmak istemiyoruz.

çünkü içimiz en çok Ocak ayının donduran ayazında yanıyor.

sığamıyoruz evlere,sınıflara, iş yerlerine...

"yattım yere bakıyorum toprağın hisli eşitliğine

sular sınırları pasaportsuz geçer

asıl azınlık yerkürenin kendisidir

tek millet, gökyüzüdür ölürken yürekli düşünüldüğünde"

Ararat ve Fırat da üşüyor bizimle birlikte...

"affet! yoksulduk, ezilmiştik; aval aval seyrettik mülk talan kavgasını

kan revan içinde söktüğümüz hayatlar, sözde şanlar sundu bizlere

korkumuz kutsaldı gölgemizden, gönüllü kurşun olduk düş kırımında

sesimizi linç tutup, kazıdık vicdanı, altın ve gümüş kakmalı hançerlerle"

ne yazık ki kimse masum kalamayacak bu ülkede...

"son pankart sokakta gerili birazdan polis kesip atacak

hepimizin ölümü en küçüğümüzün elinden olacak! "

iki kalp iki zehir işte... senin dediğin gibi iki yakın halk, iki uzak komşu hatta.

susarak anlamaya çalışıyoruz birbirimizin dilini

"aslında ne türk’üz, ne kürd’üz, ne ermeni’yiz

öyle bir “baba”mız var ki hrant, hepimiz yetimiz!"

18 Ocak 2009 Pazar

en çok kendi yarasını kanatan kadın

siyah tahta masanın üzerinde çok az eşya vardı.
bir kitap..şiir kitabı
dibinde bir yudum kalmış rakı bardağı.
2 tane sigara pakedi, biri boş. kül tablası ve çakmak

zaten koskoca evin her odasında sadece ihtiyacı karşılayacak eşyalar vardı. kadın hiçbir zaman sevmemişti kalabalığı. herşey sade olmalıydı onun için.işini görse yeterdi.

oturuyorlardı salonda biri kadın biri erkek iki kişi...
konuşmak istiyorlardı ama kimse ilk sözü söyleyecek cesareti bulamıyordu kendinde.
susuyorlardı..susmaktan sıkılmış da olsalar susuyorlardı işte.

adam kıvranıyordu oturduğu yerde.
zaman zaman rastgele birşeyler söylüyor, kadını konuşturamayacağını anlayıp susuyordu tekrar
çaresiz...

adam, masanın üzerinde duran kitabı fark etti bir an
kadının bu aralar okuduğu kitabı.
aldı eline, ismine baktı
"kendimizde açtığımız yaralar" dı kitabın adı
yazarı Bukowski..şarap ve kadınlar Bukowski'den sorulurdu. adam hiç bir zaman Bukowski gibi olamadığını düşündü ve kararsız bir gülümseme geçti yüzünden.

"İnsan kendini yaralar mı hiç" diye sordu boşluğa.
yutkundu kadın.
adam, konuşmaya iyi bir yerden giriş yapmıştı.
ne söylese anlamayağını bile bile adama cevap vermeye karar verdi
"Açar tabi. kendimde açtığım yara küçülmek yerine büyüyor gün geçtikçe. çünkü ben en çok kendi yaramı kanatıyorum" dedi ve sustu bir kez daha
son kez daha...

14 Ocak 2009 Çarşamba

ben...bu gece...bir mektup...

ben bu gece bir mektup yazdım.
hiç postalanmayacağını bile bile.
yine de yazdım işte.
sayfalarca yazdım.
okunmayacak, hatta okunsa da hatırlanmayacak bir mektup
hatırlanmaması tercih sebebidir.

yazmaya nasıl başladığımı hatırlayamadığım...
sonu gelmeyecek bir mektup
yazdıkça yazdıran bir mektup....


ben sustum bu gece
sustum ve sadece yazdım...
yaz'dım...
ama aynaya baktığımda gördüğüm, buz tutmuş bir çift gözdü...

12 Ocak 2009 Pazartesi

ben bir zamanlar Ayça idim...

"sen benim Diego Rivera'msın
yıldızlarsın sen ay ve bulutlar
haberlerdeki f16'lar
kırmızı yatağımdaki o koca bedensin.
çekmecemdeki son sigara
beni sarmalayan o koca kadife yeşil ceketsin.
bir kuş misali uçarak gitmek istediğim adamsın.
İransın, Suriyesin.
Habur'da nöbet tutan askercik.
Mezapotamya'daki en vahşi kıpkırmızı gelincik.
üzerine yattığım uçsuz bucaksız boz bir vadisin.
Marlon ve Brando'msun.
küvetimde yatan şişman bir melek.
sevincim acılarım tüm arzularım.
tiyatrodaki, İstiklal Caddesindeki eşim.
Gabriel Garcia Marquez'in son mektubusun.
ve ben de o Zorba'daki her tarafından şehvet fışkıran o şişman kadınım.

kim uçurdu acaba kafamı
ben kafam olmadan da yaşarım.
çünkü elim kolum bacaklarım var sana ulaşmak için
ve birde bir el bombası gibi fırlatıp tüm kahrolası sınırları havaya uçuracak bi kalbim.. "




ben bir zamanlar Ayça idim.
gittim.
Ayça gibi...
gittim gitmesine ama
dönemedim gittiğim yerlerden...
aslında döndüm
ama buraya, bu kirli şehre her geri dönüşümde daha da
eksildim.
o uzak ama
sıcak şehirlerde kendime ait birşeyler buldum
ve her seferinde bir yarımı bıraktım oralarda...


şimdi kim toplar parçalarımı
kim bir araya getirir tüm ben'leri...



vakit gerek
yada sabır
belki de güç...


hadi bil bakalım hangisi?

10 Ocak 2009 Cumartesi

LaL

"yüreklerin en dipsiz yerinde
öyle apansız kalakaldım
ben kötüyüm
erdem kimin adı?
bir bıçakla rüzgar sokarım içime
sonra iyileşeceğimi söylerim
dilsizim
babam da yok benim
ve kendimi yakarak öğrenirim
siyah ama
sıcak öğrenirim"

geri sayım

hatırlamanın sandığım gibi bir mucize olmadığını anlamak zorundayım artık.




pagan poetry...

7 Ocak 2009 Çarşamba

öldü...bir melekti...

çocuklar ölüyor...
çok uzaklarda değil günden güne artan bu vahşet.hemen yanıbaşımızda.
ama hiçbir şey gelmiyor kimsenin elinden.
yada kimse uğraşmak istemiyor, bu tabi ki ayrıca tartışılması gereken bir konu...


oralarda bir yerlerde...
kimsenin görmek istemediği o topraklarda çocuklar ölüyor
neden Tanrı bunu engellemiyor?

5 Ocak 2009 Pazartesi

deneme yanılma yöntemi

Tanrı varsa eğer, şu an gerçekten sınıyor beni...
hatta bizi...
sonu nereye varacak tüm bunların?
şimdiden bir tahminde bulunmak çok zor...
ancak ümit edebiliriz...


hayat ne kadar garip... ne olacağını tam olarak asla kestiremediğim bol aksiyonlu bir film gibi izliyorum olanları...


benim rolüm nerede başlıyor?