ekim ayı ne zaman başladı da bitiyor varamadım farkına.
zamanın bu kadar hızlı geçmesi iyi birşey aslında.
en azından şimdilik.
yazmak istiyorum ama olmuyor.
neden?
26 Ekim 2009 Pazartesi
25 Ekim 2009 Pazar
mutluluk bulaşıcı galiba
dün güzel bir an'a şahit oldum. birlikte bir gelecek kurmayı düşleyen 2 güzel insanın, yanında olmaya çalıştım elimden geldiğince...
çok güzeldiler...ve hep öyle kalacaklar...
onların heyecanı, gözlerinden taşan mutluluk bize de geçti sanırım.
duramadık yerimizde.
onlarla birlikte bizim de pır pır etti yüreğimiz...
darısı tüm sevenlerin başına :)
çok güzeldiler...ve hep öyle kalacaklar...
onların heyecanı, gözlerinden taşan mutluluk bize de geçti sanırım.
duramadık yerimizde.
onlarla birlikte bizim de pır pır etti yüreğimiz...
darısı tüm sevenlerin başına :)
21 Ekim 2009 Çarşamba
İstanbul'dan insan manzaraları
1 haftadır işten dönerken bindiğim İETT otobüsleri -iş çıkış saati olması nedeniyle- bir hayli kalabalık.
aylardır doğru düzgün evden çıkmayan ben, ilk başlarda kalabalığın içinde bocalasam da, eskiden kalma bir alışkanlıkla çabuk geçti şaşkınlığım.
geçen bu 7 günde otobüste ne tür insanlarla karşılaştım. komün halinde otobüse binip komün halinde otobüsten inen ve yolculuk süresince orada bulunan herkesin duyacağı kadar yüksek sesle konuşan liseli kızlar, kulağında mp3 çaların kulaklığı olmasına rağmen, dinlediği "clup" müziği herkese duyuran delikanlı, kendi kendilerine konuşan yaşlı amcalar-teyzeler sadece birkaçı...
otobüse kapasitesinden fazla yolcu binince, insan kalabalığı yüzünden camdan dışarısı bile görünmezken, mecburen etraftakilere takılıyor gözüm, kulağım.
bugüne kadarki otobüs maceralarımın en komiğine bugün şahit oldum. dışarıdaki soğuk havaya inat, sıkış tıkış olan otobüsün içi zaten sıcakken şoförün bir de klimayı sıcak hava verecek şekilde ayarlamasıyla, oksijenin iyice azaldığı bir anda kadın yolculardan biri aynen şu cümleyi sarf etti:
"Yönetici duy sesimizi, yandık piştik burda"
şimdi bu satırları yazarken bile gülüyorum:)
belki de okuyana hiç de komik gelmeyecek
böyle işte.
aylardır doğru düzgün evden çıkmayan ben, ilk başlarda kalabalığın içinde bocalasam da, eskiden kalma bir alışkanlıkla çabuk geçti şaşkınlığım.
geçen bu 7 günde otobüste ne tür insanlarla karşılaştım. komün halinde otobüse binip komün halinde otobüsten inen ve yolculuk süresince orada bulunan herkesin duyacağı kadar yüksek sesle konuşan liseli kızlar, kulağında mp3 çaların kulaklığı olmasına rağmen, dinlediği "clup" müziği herkese duyuran delikanlı, kendi kendilerine konuşan yaşlı amcalar-teyzeler sadece birkaçı...
otobüse kapasitesinden fazla yolcu binince, insan kalabalığı yüzünden camdan dışarısı bile görünmezken, mecburen etraftakilere takılıyor gözüm, kulağım.
bugüne kadarki otobüs maceralarımın en komiğine bugün şahit oldum. dışarıdaki soğuk havaya inat, sıkış tıkış olan otobüsün içi zaten sıcakken şoförün bir de klimayı sıcak hava verecek şekilde ayarlamasıyla, oksijenin iyice azaldığı bir anda kadın yolculardan biri aynen şu cümleyi sarf etti:
"Yönetici duy sesimizi, yandık piştik burda"
şimdi bu satırları yazarken bile gülüyorum:)
belki de okuyana hiç de komik gelmeyecek
böyle işte.
11 Ekim 2009 Pazar
10 Ekim 2009 Cumartesi
sessizliğin kimsesizliğe dönüşü
koskoca bir günü hiçbir şey yapmadan heba ettiğim için pişmanım galiba.
emin değilim. bu günü böyle bomboş geçirdiğim için kendime kızmam gerektiğini düşünüyorum.bir nedeni yok!
ne yazmak, ne okumak, ne de film seyretmek geldi içimden.
güneşli hava beni dışarıya çağırıyordu, eskiden olsa hiç zaman kaybetmeden düşerdim yola.
saatlerce tek başıma sokaklarda yürüyüp sonra da biraz dinlenmek için bir yerde oturabilirdim. ama yapmadım. bugün yalnızlık çok ağır geldi bana. bir ses duymak istedim. bir dost...belki "can"...
ama olmadı işte...herkes bir yerlerde, birşeylerin peşindeydi.
benimse yapacak hiçbir şeyim yoktu.
gideceğim bir yer, beni bekleyen biri, sığınacağım bir kuytu... yoktu.
boş boş bakındım etrafa.
neyi beklediğimi bilmeden bekledim durdum.
kimse aramadı. kimse sormadı. telefon hiç çalmadı.
duvarlarda sadece içimi acıtan şarkılar çınladı.
emin değilim. bu günü böyle bomboş geçirdiğim için kendime kızmam gerektiğini düşünüyorum.bir nedeni yok!
ne yazmak, ne okumak, ne de film seyretmek geldi içimden.
güneşli hava beni dışarıya çağırıyordu, eskiden olsa hiç zaman kaybetmeden düşerdim yola.
saatlerce tek başıma sokaklarda yürüyüp sonra da biraz dinlenmek için bir yerde oturabilirdim. ama yapmadım. bugün yalnızlık çok ağır geldi bana. bir ses duymak istedim. bir dost...belki "can"...
ama olmadı işte...herkes bir yerlerde, birşeylerin peşindeydi.
benimse yapacak hiçbir şeyim yoktu.
gideceğim bir yer, beni bekleyen biri, sığınacağım bir kuytu... yoktu.
boş boş bakındım etrafa.
neyi beklediğimi bilmeden bekledim durdum.
kimse aramadı. kimse sormadı. telefon hiç çalmadı.
duvarlarda sadece içimi acıtan şarkılar çınladı.
8 Ekim 2009 Perşembe
"Burası İstanbul annecim, burası İstanbul"
hayatımda bazı şeyler yoluna girmeye başladı yavaş yavaş.
Bejan Matur'un şu şiirindeki gibi, zaman gerekiyor. sadece biraz zaman.
"Gece cıvadan bir yorganla serildi üzerime.
İçimden daha ağır değildi hiçbir şey.
Ve anladım.
Her şeye kadir olan zamandı
Tanrı değil"
ama zor işte sabretmek, beklemek. tüm bunları yaparken bir de umut etmek...zor işte.
her şey zor.
kolay olan ne var ki?
her an her şeyin yaşanabileceği bu ülkede, kahrolası şehir İstanbul'da kolay olan ne kaldı?
insan hayatının bu kadar ucuz olduğu, gürültünün, kavganın hiç bitmediği bu topraklarda kolay olan ne kaldı?
nefes almak bile acı veriyor umutsuzluk denizinde boğulduğum zamanlarda.
yapılacak pek fazla bir şey de yok.
ne yazık! ne acı!
yıllardır zihnimi kurcalayan "gitmek" fikri yine canlanıyor.elimde olmadan.
gidebilsem.
gidebilsek keşke.
yanımda bir kaç dost...bir de "can"
uzaklaşsak bu karmaşadan.birbirini duymayan, dinlemeyen bu kalabalıktan ayrı dursak, biz bize olsak.
İstanbul, bıraksa yakamızı...
bu şehrin kirliliğinden çok uzakta, "biz" olsak.."kendimiz" olsak...
"Burası İstanbul annecim, burası İstanbul"
burada her şey mübah!
Bejan Matur'un şu şiirindeki gibi, zaman gerekiyor. sadece biraz zaman.
"Gece cıvadan bir yorganla serildi üzerime.
İçimden daha ağır değildi hiçbir şey.
Ve anladım.
Her şeye kadir olan zamandı
Tanrı değil"
ama zor işte sabretmek, beklemek. tüm bunları yaparken bir de umut etmek...zor işte.
her şey zor.
kolay olan ne var ki?
her an her şeyin yaşanabileceği bu ülkede, kahrolası şehir İstanbul'da kolay olan ne kaldı?
insan hayatının bu kadar ucuz olduğu, gürültünün, kavganın hiç bitmediği bu topraklarda kolay olan ne kaldı?
nefes almak bile acı veriyor umutsuzluk denizinde boğulduğum zamanlarda.
yapılacak pek fazla bir şey de yok.
ne yazık! ne acı!
yıllardır zihnimi kurcalayan "gitmek" fikri yine canlanıyor.elimde olmadan.
gidebilsem.
gidebilsek keşke.
yanımda bir kaç dost...bir de "can"
uzaklaşsak bu karmaşadan.birbirini duymayan, dinlemeyen bu kalabalıktan ayrı dursak, biz bize olsak.
İstanbul, bıraksa yakamızı...
bu şehrin kirliliğinden çok uzakta, "biz" olsak.."kendimiz" olsak...
"Burası İstanbul annecim, burası İstanbul"
burada her şey mübah!
4 Ekim 2009 Pazar
"bekle" dedi, "bekle az kaldı"
günler geceye dönecek. saatler geçecek. saatler bitecek. gece, güne devredecek nöbetini.sonra gün geceye. bir bakmışız, bugün "dün" olmuş. yarın, "şimdi".
öyle böyle geçiyor işte, geçecek.
sayınca çok geliyor insana, ama o "kadar" da çok değil aslında.
düşlerimin ucu bucağı yok. bir kaptırdım mı kendimi, duramıyorum.
zaman ne öğretti bize? bilmiyorum.ama alıp götürdüklerinin, yitirdiklerimizin yanında az da olsa iyi birşeyler bıraktığını umuyorum.
büyüyoruz sevgili.
birlikte büyüyoruz.
kaç sokağı birlikte adımladık? kaç şehri keşfettik birlikte? kaç sabaha açtık gözlerimizi yan yana? kaç gece şarkılar söyledik birbirimize? hangi şiirleri sevdik? hangi tablolara bakakaldık hayran hayran? kaç yağmurda ıslandık?
sayamadım.
daha sayamayacağız kadar fazlası da olacak.
biliyorum.
biliyorsun.
gün gelecek. gece olacak sonra.güneş tekrar doğacak. bugüne dek hiç gülümsediği gibi gülümseyecek bize, ikimize. mevsimlerden kış olacak. ama biz üşümeyeceğiz.
çünkü sen olacaksın. çünkü ben olacağım. çünkü biz...çünkü ikimiz...
"bekle, az kaldı" dedi.
ben de bekliyorum şimdi.
içimde değişen birşeyler var.
ismini koyamadığım, bilemediğim birşey.
içimde duran, durdukça çoğalan.
hiç olmadığım kadar umutla...inatla...
kulağıma şarkılar fısıldayan sesin,
içinde yıldızların parladığı gözlerin,
kıvrımlarında kaybolmak istediğim saçlarının esmerliği,
"sihirli parmakların"ın hayaliyle.
bekliyorum.
"Sesini sesimde boğsam gider miyiz istediğin yere?"
öyle böyle geçiyor işte, geçecek.
sayınca çok geliyor insana, ama o "kadar" da çok değil aslında.
düşlerimin ucu bucağı yok. bir kaptırdım mı kendimi, duramıyorum.
zaman ne öğretti bize? bilmiyorum.ama alıp götürdüklerinin, yitirdiklerimizin yanında az da olsa iyi birşeyler bıraktığını umuyorum.
büyüyoruz sevgili.
birlikte büyüyoruz.
kaç sokağı birlikte adımladık? kaç şehri keşfettik birlikte? kaç sabaha açtık gözlerimizi yan yana? kaç gece şarkılar söyledik birbirimize? hangi şiirleri sevdik? hangi tablolara bakakaldık hayran hayran? kaç yağmurda ıslandık?
sayamadım.
daha sayamayacağız kadar fazlası da olacak.
biliyorum.
biliyorsun.
gün gelecek. gece olacak sonra.güneş tekrar doğacak. bugüne dek hiç gülümsediği gibi gülümseyecek bize, ikimize. mevsimlerden kış olacak. ama biz üşümeyeceğiz.
çünkü sen olacaksın. çünkü ben olacağım. çünkü biz...çünkü ikimiz...
"bekle, az kaldı" dedi.
ben de bekliyorum şimdi.
içimde değişen birşeyler var.
ismini koyamadığım, bilemediğim birşey.
içimde duran, durdukça çoğalan.
hiç olmadığım kadar umutla...inatla...
kulağıma şarkılar fısıldayan sesin,
içinde yıldızların parladığı gözlerin,
kıvrımlarında kaybolmak istediğim saçlarının esmerliği,
"sihirli parmakların"ın hayaliyle.
bekliyorum.
"Sesini sesimde boğsam gider miyiz istediğin yere?"
1 Ekim 2009 Perşembe
"ben şimdi büyük bir kentte..."
ellerini hatırlıyorum. hatırlamak değil aslında, hiç unutmadım. aklımdan çıkmıyor.
ince, uzun parmakların. gizliden gizliye bir şeyler anlatan parmakların. görmesini bilene.
"sihirli parmakların" derdim de gülerdin bana.
gülme!
gülünecek bir yan yok bunda. gerçekten "sihirli" o parmaklar...
dokunduğu çölü, ormana çeviren.
kelimeler tükendiğinde kaleme kağıda sarılan, içinden geçenleri çizgilerle anlatan o eller...
sen hiç mutluluğun resmini çizmeyi denedin mi sevgili?
deneme!
sen bugüne dek hiç çizilmemişleri resmet...
beni, seni, bizi...
ince, uzun parmakların. gizliden gizliye bir şeyler anlatan parmakların. görmesini bilene.
"sihirli parmakların" derdim de gülerdin bana.
gülme!
gülünecek bir yan yok bunda. gerçekten "sihirli" o parmaklar...
dokunduğu çölü, ormana çeviren.
kelimeler tükendiğinde kaleme kağıda sarılan, içinden geçenleri çizgilerle anlatan o eller...
sen hiç mutluluğun resmini çizmeyi denedin mi sevgili?
deneme!
sen bugüne dek hiç çizilmemişleri resmet...
beni, seni, bizi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara
Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz......
Her şey seni bekliyor her şey gelmeni"
(C.Süreya)