29 Eylül 2009 Salı

daha ne kadar sürecek bu sessizlik?

2 yıl önceydi sanırım."neden beklemek gerek ki" diye sormuştun.. o soruyu soran sesin çınlıyor kulağımda.alacağın cevabın ne olacağını kestiremediğin için ürkekti sesin.
sormakla sormamak arasında gidip gelen o kırılgan sesin.
her soruna doğru ya da yanlış olduğunu önemsemeden bir cevap veren ben, sessiz kalmıştım o an. nedenini hala bilmiyorum.
cevap vermek için geç mi kaldım?
şimdi fısıldasam kulağına...
beklemek söz konusuysa eğer, elbette ki beklenen de önemli. neyi? kimi?

48 saattir çalmayan telefon, gecenin sessizliğini yırtsa...
bir an...sadece bir an...apansız...hiç beklenmedik bir zamanda. tüm umutların tükendiği...bekleyişin uzadığı ve bitmek bilmediği bir anda.
ve sesin karşılaşasa, susmaktan yorulmuş sesimi.

26 Eylül 2009 Cumartesi

sadece iki satır

"adın, yüzün sürekli taciz ediyordu yalnızlığımı
ama razıydım körelmeye teninin girdabında"

K. İskender

23 Eylül 2009 Çarşamba

"bize düşen yaşamak"


dün bir haber sitesinde bir video izledim. Yıldız Kenter'in konuk olarak katıldığı bir programa ait 8-9 dakikalık bir video. kendisini zaten pek severim, ilerlemiş yaşına rağmen sahnede devleşmesine tanık olmak anlatılamaz.
asıl konuşulan başka bir konu olmasına rağmen videonun sonlarına doğru Yıldız Kenter'in söylediği bir kaç cümle hem de bizzat kendi sesiyle tüm gün çınladı durdu kulaklarımda. insanların kendisine şaşırdıklarından bahsetti. "neden dinlenmiyorsun, bu yaşta otur evde keyfine bak, çok yoruldun" diyorlarmış.
"niye oturup ölümü bekleyeyim" dedi. bu cümle, unuttuğum birşeyleri hatırlattı bana.
Her sabah teşekkür ederek uyanırmış güne. yaşam sevincine hayran kaldım.

onu öyle, o ekranda, dimdik ayakta gördüğümde kendimden utandım.

"bize düşen yaşamak. koşullar ne olursa olsun yaşamak... ayakta kalmak"

22 Eylül 2009 Salı

bu da bitti...

bunca zamandır yazmak istediğim bir çok şey olmasına rağmen, internet bağlantımın azizliğine uğradım ve 1 haftadır giremedim blog sayfama. şimdiyse aklıma hiçbir şey gelmiyor. hepsi boşlukta yitip gitti.
bayramları sevmiyorum.
benden yaşça büyük insanlar "nerede o eski bayramlar" diyip duruyorlar. sonra başlıyorlar anlatmaya.aldıkları harçlıkları, o parayla neler yapabildiklerini...çocukluk zamanlarından bayram anılarına dair her ne varsa hafızalarında hepsini anlatıyorlar sıkılmadan.
benimse anlatacak hiçbir anım yok bayramlara dair.benim için hiçbir şey ifade etmiyor tüm bu anlatılanlar, bu güzel anılar. eskiden de aynıydı şimdi de aynı bayramlar benim için.

herneyse geçti gitti işte...
nasılsa bugünün dünden farkı yok.

3 Eylül 2009 Perşembe

"anı olacak bir şeyim yok /her şeyin dünündeyim"*

canım çok sıkılıyor. zihnimdeki soruların sonu gelmek bilmiyor. her sabah kabuslarla dolu uykumdan uyanıp da aynaya baktığımda yeni bir soruyla karşılaşıyorum.
nereye kadar sürecek bu huzursuzluğum?
cevapları ne zaman alacağım?
daha da önemlisi bu sorularımın muhatabı kim?
kimden hesap soracağım?
bilmiyorum.
en çok kendime sorduğum sorular canımı acıtıyor. çünkü içim dipsiz bir kuyu. sadece kendi sesimin yankısını duymak, en zoru. kendi sesime yabancılaşıyorum sorular arttıkça.
gidecek başka bir yer de yok öte yandan. kendi sesime kulaklarımı tıkayamıyorum ki.
bir labirentim içinde olduğumun farkına varalı ne kadar zaman oldu?
dönüp dolaşıp her aynı yerde buluyorum kendime.

geç kaldım. bir an önce birşeyler yapmak gerek!

"zararın neresinden dönülürse kardır" sözünü de hiç sevmem ama.
neyse!



*Birhan Keskin

1 Eylül 2009 Salı

yağmur!

bugün yağmurun sesiyle uyandım uykumdan. şaşırmadım, ne zamandır bu an'ı bekliyordum.
tarifsiz bir his geçti içimden. ne olduğunu bilmediğim ama içimi ferahlatan bir his.
camdan dışarı baktım, yağmur ne kadar da yakışıyordu bu şehre?

şemsiye kullanmadan ıslanarak yürüdüğümüz zamanları özledim.
ıslanmayı, arınmayı...saatlerce yürüdüğümüz o dar sokakları..