29 Temmuz 2009 Çarşamba

bir gün daha! sadece bir gün!

şimdi İstanbul'un uzak bir köşesinde nefes alıp verdiğini bilmek.
ne kadar güzel.bir o kadar da garip.
can gelmiş İstanbul'a. şehir, güzelleşti mi ne?
bu kentin sınırlarından içeri adımını attığında, saat sabahın 6'sını gösteriyordu. sen, benim uyanık olduğumdan habersiz... o saatte uyanık olmamın ulvi bir amacı vardı. kendimce bir "hoşgeldin" töreni yapıyordum. sana...gelişine...
sevdiğin şiirler, şarkılar dolduruyordu evin içini.
bilmedin. bilmeyeceksin de.
bu şehre her gelişinde ben dimdik ayakta bekledim seni, uzun yolculuklarının noktalandığı otogarda olmasa da bedenim...ruhum oradaydı. hazırolda bekliyordu seni.
4 gündür kendimi hapsettiğim evimden çıkıp yollara düşeceğim birazdan.
güneşin gülümsemesi yeterli değil mutlu olmaya.
bindiğim vapur hızla karşı yakaya geçsin de aramızdaki yollar azalsın diye dua edeceğim.
ama bu kez martıların çığlıkları daha fazla yakacak canımı.
çünkü içimde dipsiz bir karanlık var.
bugün varsın...yarın kimbilir nerede olacaksın?

herşeye rağmen sen kal. bir gün daha...
sen.... "içimin gülen yüzü"

28 Temmuz 2009 Salı

uzak, ne kadar uzak?

İstanbul'da esen rüzgar, keşke kokunu bana getirse...
ya da seni bana getirse...
adımı fısıldasa kulağına. sen nereye gittiğini bilmeden rüzgarın peşinden düşsen yollara...
bir sabah çalsan kapımı, sürekli seni anlattığım bu dört duvar, şahit olsa gelişine...
olmaz mı?

sahi sen biliyor musun sevgili? uzaklar nasıl yakın edilir?

27 Temmuz 2009 Pazartesi

vakit mi bizi öldürür biz mi onu?

tam anlamıyla "vakit öldürdüm" bugün. belki de o beni öldürdü.
yapmam gereken bir sürü şey varken başka işlerle zaman geçirdim. kitap okuyabilirdim, izlemem gereken onlarca filmden birini izleyebilirdim,dışarı çıkabilirdim. ama yapmadım.
gitmem gereken bir yer ya da görmem gereken herhangi biri yoktu, yalnızlığımın tadını çıkardım uzun uzun. etrafımdaki insanlar bu ara yalnızlığın bana iyi gelmeyeceğini savunsa bile ben mutluydum.ya da mutlu olduğuma inandırmaya çalışıyordum herkesi. en başta da kendimi.
öğlene doğru uyanıp kocaman bir demlikte çay demledim. 1-2 dilimden oluşan kahvaltımı ettikten sonra televizyona baktım biraz, yaklaşık 2 saat kadar çizgi film kanallarını izledim.internette dolaştım. facebookta bağımlısı haline geldiğim bir oyun var, sürekli kafamı meşgul ediyor. oyuna saatler harcadım.
evi topladım, ev telefonu susmak bilmedi, "Aaa sen İstanbul'da mısın?" sorularına "Evet" cevabını vermekten yoruldum, köpekleri ve balıkları besledim, bahçeyi suladım. toprağa dokundum.
ilk kez yemek yaptım:) hem de bahçeden topladığım domateslerle. buzdolabı ağzına kadar doluydu ama ilk kez yemek yapmak geldi içimden.cep telefonuma bir kez ihtiyaç duydum o da anneme yemeğin yapılışıyla ilgili birşey sormak için:)
bulaşıkları yıkadım, tv kanalları arasında gezindim, kendime göre bir program bulamayıp kapadım. biraz daha oyalandım.
bu arada vakit çoktan geceye yaklaşmıştı. yorgun değildim ama esnemeye başlamıştım. en iyisinin yatıp uyumak olduğuna karar vermiştim ki, kapalı olan televizyonu tekrar açtım. neden bilmiyorum, uyumak istemiyordum uyumadan önce son kez belki izlenecek birşeyler bulma umuduyla bastım düğmeye. kanallar arasında gezinirken birden Sunay Akın'ın konuk olduğu bir program gördüm. geçen yıl Ramazan ayında yayınlanmış bölümün tekrarı.Programı Volkan Konak sunuyordu. iki sanatçıyı da çok severim. hele ki Kazım Koyuncu ile yakınlığı dolayısıyla Volkan Konak'ın ayrı bir yeri vardır benim için. Sunay Akın'ın şiirleri bir yana ruhundaki o coşku, konuşurken sesinden anlaşılan heyecan, aceleyle peş peşe sıraladığı cümleler...hep imrenirim bu haline. hayat dolu 47 yaşında kocaman bir çocuk..bir o kadar da olgun.
ekranda Sunay Akın'ı gördüğümde aklıma hemen en sevdiğim şiiri "Çukur" geldi. Volkan Konak'la yaptıkları konuşmanın sonunda bu şiiri okuyunca, televizyonu açmakla ne iyi ettiğimi düşündüm.
ÇUKUR
Bilerek mi yanına almadın
giderken başının yastıkta
bıraktığı çukuru
Güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin doğruluğu kadar
Beni senin gibi
bir de annem terketmişti
ki göbeğimde durur
onun yokluğundan
bana kalan çukur.

ardından Volkan Konak çok sevdiğim ama uzun zamandır dinlemediğim bir şarkıyı söyledi. "Yanıyorum, yanıyorum/Ah, yanıyorum, yanıyorum! /Yar yine bana haram geceler/Senin için ağlıyorum."
şarkının geri kalanı da ayrı güzel.
dertlendim gece gece. ne uyku kaldı ne birşey.
bugün de bitti. bu satırları yazarken saat gece yarısını çoktan geçmiş bile. pazartesi dayandı kapıya. ardından salı. cuma günü hızla yaklaşıyor. ilk kez bir cuma gününün gelmesini hiç istemiyorum:(
cumadan "sonrası" hiç de "iyilik güzellik" olmayacak

25 Temmuz 2009 Cumartesi

bir kelime.bir duygu.

"meftun" ne kadar güzel bir kelime?
anlamı, yazılışı, okunuşu.hepsi bir başka güzel.
"meftunum sana. başıma ne geldiyse senin yüzünden geldi ama ben yine de meftunum sana." *

* Güneşin Oğlu filminden bir replik.Filmin sonlarına doğru Haluk Bilginer ile Özgü Namal güneşin batışını izlerken.

back in town

İstanbul'dayım. dün akşam vakitlerinde ayak bastım bu şehre.
iyi mi yaptım kötü mü henüz ayırdına varamadım.
1 hafta boyunca içinde debelendiğim kalabalıktan uzakta, şimdilik huzurluyum.
soru yok, cevap yok...sonsuz bir sessizlik...
oh be!
çözülmeyi bekleyen onca sorun hala karşımda dururken, kendi nefes alışlarımı duymanın garip keyfini yaşıyorum.

16 Temmuz 2009 Perşembe

İstanbul'dan gitmek lazım

bir haftalığına olmayacağım buralarda. annemin şefkatli kucağına gidiyorum..
şu aralar ihtiyacım olan tek şey şefkat mi bilmiyorum.
ama biraz huzur bulabilme umudundayım.
yine de ilk kez bu şehirden ayrılmaya bu kadar isteksizim. nedeni bambaşka.
İstanbul'a geri döndüğümde bir hayli zor geçecek günler bekliyor beni...
ama hayat işte...
mecburuz.

12 Temmuz 2009 Pazar

inanmak ne kadar zor!

insan hiçbir şeye inanmadan yaşayabilir mi?
yaşayamamalı aslında.
tutunabilmek için hayata, inandığı birşeyler olmalı
ama ne?

11 Temmuz 2009 Cumartesi

ama Lavinia gitmeli artık!

senin en sevdiğin şiir Lavinia olmalı sevgili...
lütfen üşüdüğümü dert etme
gitmeliyim...
yalanlarının olmadığı bir dünyaya...

tutunamadık...


A: ne yapmayı düşünüyorsun?

K: sanırım işe Rumca öğrenmekle başlayacağım. başlangıç noktasının ne olacağı konusunda kesin bir karar vermiş değilim.

A:ne işine yarayacak Rumca öğrenmek?

K: bilmem...daha sonra devamı gelir. 1000 dil öğreneceğim.1000 dil 1000 insan.benden 1000 tane daha olduğunu düşünsene.başınıza bela olacağım.

A: Tutunamayanlar'ı tekrar mı okuyorsun? Çok Selimvari bir yaklaşım oldu.

K: !!!

9 Temmuz 2009 Perşembe

ve sonra birşeyler oldu...


"Eğer beynimde bir ur olsaydı adını Marla koyardım.Marla...Damağımdaki o küçük çizik. Dilinle oynamasan hemen geçer, ama oynuyorsun duramıyorsun"
"Marla'nın hayat felsefesi bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu.Marla'nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu"

hayat ne garip? ölüm de? aşk da?
üçü de birbirinin aynı sanki!

7 Temmuz 2009 Salı

sessizliğe inanırdı..bir de denize

orta yaşlarının sonunda bir adam hatırlıyorum. 16-17 yaşımın yaz anıları arasında. yazlıktaki arkadaşlarımdan birinin babası. konuşmaktan çok, sessizliğe inanan bir adam.
söylemek istediklerini derin mavi gözleriyle anlatan bir adam.
şiir sever miydi bilmiyorum neleri sevdiğini bilecek kadar tanıyamadım onu, ne yazık.
küçük bir lokanta işletirdi. uzun uzun denizi seyreder, bir de akşamları rakı içerdi.
bazen balığa çıkardı ve eli kolu dolu geri dönerdi. denizden her döndüğünde gözlerinin içi gülerdi. dalgalarla konuştuğunu düşünürdüm.
bir dövme vardı sol kolunda. küçük bir yıldız. o dövmeyi 18 yaşındayken yaptırdığını söylemişti bir gün. ve çok pişman olduğunu eklemişti sözlerine. nedenini hiçbirimiz sormaya cesaret edememiştik. oturup onunla saatlerce hayattan konuşmak isterdim. ama hiç böyle bir imkanımız olmadı. o suskunluğunun ardındakileri merak ederdim hep. sormak isterdim soramazdım.

birkaç yıl aradan sonra geçen sene o sahil kasabasına tekrar gittiğimde artık hayatta olmadığını söylediler. içimde garip bir sızı hissettim.

bugün bunlar nereden aklıma geldi bilmiyorum
sadece yazmak istedim.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

bütün umutları kaybetmek özgürlüktür mü dediniz?

"...with insomnia,nothing is real.everything is far away.everything is a copy of a copy of a copy."

her biten gün, yeni doğan günün aynısı.
karanlıklar bitmiyor, bitmek mi bilmiyor yoksa?
uykusuzluktan acıyan gözler, her okunuşunda daha da can yakan şiirler...
biriktirilmiş sandıklar dolusu anı...yitirdiğimiz şeyleri aradığımız sokaklar...paylaşılanlar...
sesler, sessizlikler...bazen gülüşmeler...
hangileri gerçekti? hiçbiri yaşanmadı da biz yaşandığını mı sandık?gerçek sandığımız "düşlerimiz" miydi yoksa?
gerçek olamayacak kadar güzel düşlerimiz...

İstanbul...biz...siz... mi kalacak hep?

anlatmak zor!

günlerdir uykusuzdu kadın. gözleri acıyordu artık. onca yorgunluğa rağmen 1 dakika daha evde kalmaya tahammül edemezdi. attı kendini sokaklara.kalabalığa karışmalıydı. belki biraz olsun acısını unutabilirdi. uzun zamandır ne kimseyle tek bir kelime konuşmuş ne de dışarıya çıkmıştı. sokağa adım atar atmaz cep telefonunu aradı çantasında. günlerdir kapalı olan telefonu açtı, en yakın arkadaşını arayacaktı. bir tek onunla konuşmak iyi gelebilirdi.öte yandan günlerdir doğru düzgün cümle kurmadığı için nasıl konuşacağına dair bir tereddüt vardı içinde. sesi titreyecek miydi acaba? bir insan çok uzun süre sessiz kalsa, konuşmayı unutabilir miydi? hızlı hızlı numarayı çevirdi, telefonun diğer ucundan gelen sesi duyunca rahatladı : "Dışardayım, görüşelim mi" diye bir cümle fırladı dudaklarından.daha halini hatırını sormadan aceleyle konuya dalmıştı. "Elbette, bekle 1 saate kadar yanındayım" dedi telefonun diğer ucundaki kadın. telefonu kapadıktan sonra derin bir "oh" çekti. günler sonra kendi dışında başka bir insanla konuşabilecekti.

deniz kenarında bir çay bahçesine oturdu. arkadaşı gelene dek demli bir çay içebilirdi. aslında her ikisi de Türk kahvesi içmeyi severlerdi hele ki "hayat" gibi derin mevzular hakkında konuşurlarken. kahve için arkadaşının gelmesini beklemeye karar verdi. demli çayını yudumlarken uzun uzun boğazı seyretti, martıları, gemileri...en çok da dalgaları. aklına eskilerden bir anı geldi. garip bir düşün peşine düşüp Diyarbakır yolunu tuttuğunda, Dicle'ye karşı içilen kaçak çayın yanına katık edilen dost sohbetlerini hatırladı. ne kadar eskide kalmıştı? ne kadar zaman geçmişti? bilmiyordu. vazgeçmişti günleri, ayları, yılları saymaktan.yaşanan her an güzeldi, ama bitmişti, hepsi geçmişte, bir yerlerde kalmıştı.

bu düşüncelerle mücadele ederken beklediği geldi. uzaktan çay bahçesine girdiğini gördü arkadaşının. "Ne kadar huzurlu görünüyor" dedi kendi kendine. "Keşke ben de biraz huzur bulabilseydim". oturduğu masaya geldiğinde ayağa kalktı ve sımsıkı sarıldılar. arkadaşı gülümseyerek "Yüzünü gördüm ya artık cennette yerim hazır" dedi. gülüştüler..eskiden beri yaptıkları bir şakaydı bu. oturdular sonra. birbirlerine baktılar kaçamak bakışlarla. konuşulacak çok şey olmasına rağmen kimse soramıyordu merak ettiklerini. bunca zaman neler olmuştu, neler yaşamıştı kadın, herşeyi anlatmak istiyordu arkadaşına. konuşmazsa, anlatmazsa nefesinin kesileceğini sanıyordu. ama konuşamadı. hiçbirşey anlatamadı en yakın arkadaşına. neden böyle olduğunu kendi de kestiremiyordu. bir kaç cümle kurabildi sadece. onlar da siyah cümlelerdi.simsiyah...

"madem bu kadar mutsuzsun neden onu hayatından tamamen çıkarmıyorsun, yetmedi mi kendini harap ettiğin" dedi arkadaşı aniden. bu cümleyle sarsıldı kadın. bunca zamandır görüşmemiş olmalarına rağmen arkadaşı, yaşadıklarını hissetmiş olmalıydı. belki de yüzünden okunuyordu acısı. bilemedi. soramadı da.

ve söyleyemedi.

o olmadan yapamayacağını. hiç gelmese bile onu beklemek istediğini anlatamadı. şikayet ediyordu etmesine ama vazgeçemiyordu da. bir daha yarım kalmak istemiyordu.

bunu kendine itiraf etmek bile bu kadar zorken. nasıl anlatabilirdi ki?

3 Temmuz 2009 Cuma

bu gün Rimbaud günü olsun!

İstanbul'un bir tek yaz akşamlarını sevdiğimi fark ettim bugün. akşamları sahilde yürüyüşe çıkıyorum 3 gündür.eğer bu kararlılığım sürerse bütün yaz devam edecek yürüyüşlerim.
bu akşam Boğaz Köprüsü'nün altında bir parkta mola verdik. uzun uzun şehrin ışıklarına baktım. tek bir kelime etmedim yanımda oturan kardeşimle. o da sormadı suskunluğumun nedenini. nasılsa alışkındı susmalarıma.
köprüye baktım. o köprünün kimleri ayırdığını, kaç kişiyi biraraya getirdiğini, kaç kişinin hayatına mal olduğunu, kaç kişinin hayata daha sıkı sarılmasına sebep olduğunu düşündüm. 25 yıldır İstanbulda yaşamama rağmen niye bu düşünceler bugün, ortada hiçbir neden yokken aklıma üşüştü? ben de bilmiyorum. köprüden geçişlerimi düşündüm sonra. benim için alışıldık bir olay olmasına rağmen düşündüm işte. köprüyü geçerek okula gidişlerimi, köprü trafiğine takılıp işe geç kaldığım zamanları, kimi zaman sevdiğim birinin yanına gitmek için bindiğim otobüste, arabalar hızlı gitsin diye dua ettiğim zamanları...hepsini, herşeyi.. hafızamda biriktirdiğim o kadar çok an var ki...
bu düşüncelerle bitirdiğim yürüyüşün sonunda eve gelip yine kitaplarıma gömüldüm. kaybettiğim birşeyi bulma umuduyla... bugün yeni bir kitaba başlama vakti. kütüphanenin önünde ne okuyacağıma dair yaşadığım kararsızlıktan sonra elim Rimbaud'un şiir kitabına gitti. ilk sayfayı açıp en sevdiğim şiirine rastlayınca bu kitabı okumam gerektiğine karar verdim.
"Mavi yaz akşamlarında özgür, gezeceğim,
ayaklarımın altında nemli, serin kırlar;
başakları devşirip otları ezeceğim,
yıkayıp arıtacak çıplak başımı rüzgar

ne bir söz, ne düşünce, yalnız bitmeyen bir düş
ve yüreğimde sevgi; büyük, sonsuz, umutlu,
çekip gideceğim çingene gibi, başı boş
doğada -bir kadınla birlikte gibi mutlu."

Rimbaud 20 Nisan 1870'de yazmış bu şiiri. elimdeki kitap daha önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim sahaf dükkanından aldığım eski bir kitap. hiç yıpranmamış. 1981 yılında Türkiye'de yayınlanan bu kitabı, ilk sahibi 1982 yılında okumuş olmalı, isminin altında 1982 yazan bir not düşülmüş ilk sayfaya. bense 2009 yılında okuyorum. acaba o ne hissetti okurken?
bu şiirde en çok "yalnız bitmeyen bir düş" ifadesini seviyorum.
vazgeçemediği düşlerinin peşinde koşan biri olarak..neyse düş meselesine hiç girmeyeyim çünkü yazmakla bitiremem.
yazıya başlarken bahsetmek istediğim bir çok şey vardı ama hepsi boşlukta kayboldu sanki, toparlayamıyorum şimdi.
Rimbaud'tan başka bir şiirle bitireyim o halde. bu sefer de böyle olsun.
"Düşler bitip, yalnızlık odanın heryerini
doldurunca bozgunlar, bunalımlar başlardı.
insaf! orda, yukarda çarpan bir yürek vardı;
- sarı, kaba çuhanın üzerine uzanmış
kendini kentin usul görüntüsüne salmış
dört duvar arasında soluyan derin derin
düşündü çarşaf gibi yelkeni gemilerin"



ama bitmez düşler...bitmesin de...

2 Temmuz 2009 Perşembe

ıSsıZlığın Ortasında

yazıp yazıp siliyorum. hiç bir kelime karşılayamıyor içimizdeki acıyı.
kelimeler yetmiyor. nafile bir çaba bu.
bu gün 2 temmuz...16 yıl olmuş.. dile kolay...
unutmadık...
unutturmayacağız...


her temmuz ayının 2.gününde daha çok üşüyoruz. yazın ortasında tenimizi acıtan bu soğuk da nereden mi çıktı? baknız: Tarihimizde kara bir leke: 2 Temmuz 1993

1 Temmuz 2009 Çarşamba

eski yara

yaralarımı sen hatırlattın sevgili.
sol göğsümden akan kanı gördüğünde şaşırma!