29 Mayıs 2009 Cuma

ama hala...

ama hala güzel şeyler var bu karanlıkta.
inatla ayakta durmaya çalışan ve hep yaşayacak olan.
şiir gibi mesela...
ya da aşk gibi.

Aşk

Sevgilim sabahın erkenini seviyor,
ben geceyi ve esmerliğini onun,
o dorukları seviyor, korkuyor bundan
ben rüzgarla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
O kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.
Çıplağın çıplağımda, rüzgarın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
"Bulutlara bak, gidiyorlar, hızla" diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü,
bir duruyor. Sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir, bir duruyor aklım.
Su ve rüzgar, dağ ve doruk, sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür, ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.
Rüzgarın dağımda olsun esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda.


Birhan Keskin

al bir de burdan yak!

günlerden cuma. haftanın son günü. her gün sabahın köründe kalkıp sürüne sürüne gitmek zorunda olduğum bir işim olsaydı, bugün en mutlu günüm olurdu. ya da her gün okula gitmesi gereken bir öğrenci olsaydım da aynı mutluluğu yaşardım sanıyorum. "ne yazık ki" mi demeli yoksa "ne büyük şans" mı bilemiyorum ama ikisi de değilim. çalışmama rağmen bulunmak zorunda olduğum bir ofis yok, sanırım teknoloji en çok bu konuda işime yarıyor. öğrenci olmama rağmen sadece 2 gün dersim var bu da yüksek lisans öğrencisi olmanın tek avantajı sanırım.

neyse fazla uzatmadan gelelim asıl konuya.

salı gününden beri sokağa adım atmıyorum. ara ara bahçede "oksijen" alıp geri dönüyorum odama, kitaplarıma, aylardır ihmal ettiğim yap boz oyunuma. bugün bahçede kitap okumaya karar verdim ve hep görmek istediğim ülkelerde biri olan Venezüella'yı anlatan ("Biz burada devrim yapıyoruz Sinyorita") kitabımı aldım elime, indim aşağıya. uzandım salıncağa, saate baktım, 6'yı 13 geçiyordu. insanlar işten çıkmış evlerine gidiyordu, birazdan akşam yemeği için hazırlıklara başlanır, sokaktan el ayak çekilir diye düşündüm. İstanbul'da yaşıyor olmama rağmen bizim semt sessiz ve sakindir, İstanbul'un genelinde hakim olan kaos pek uğramaz buralara.

her neyse işte bu sessizlik umuduyla başladım pür dikkat okumaya. kitap güzeldi, anlatılanlar güzeldi, muhtemelen Venezüella da anlatıldığı kadar güzeldi. bahçe güzeldi, sessizlik güzeldi.

taa ki o ses cümbüşünü duyana kadar.

bizim evin çaprazında bulunan apartmanın alt katından klarnet, keman ve davul sesleri geliyordu. "yine birinin düğünü var" diye geçirdim içimden. eskiden böyle değildi buralar, doğduğumdan beri aynı binada yaşayan biri olarak küçüklüğümde pek bu tip düğünlere şahit olmamıştım. belki de hatırlamıyordum.ama geçen yazdan beri yeni bir adet gelmişti bizim mahalleye. apartmanların altında bulunan dükkanlarda düzenlenen kına gecelerinin, nişanların sayısı birden artmıştı.

sevmem bu tür törenleri, eğlenceleri. sevmekten öte anlam veremem.
sanırım kalabalıktan duyduğum rahatsızlık var bunun altında.

herneyse orası uzun hikaye.

bir kaç hareketli parçadan sonra daha hüzünlü şarkılara geçti müzisyenler. nişan, düğün, kına v.s olamazdı, çünkü bu tür eğlencelerde hüzünlü şarkılar çalınmazdı genelde.kınalardaki kına türküsü hariç:) sonra müzisyenler sustu, "heh,sonunda bitti" dedim, demez olaydım. mehter marşı çalınmaya başladı neyseki bu kez canlı değil:) insanlar gelmeye başladı, kalabalık sokağa taştı, sinirlenip eve çıktım. sinirlendiğim insanların gürültü yapması değildi aslında, şanssızlığımdı. kırk yılda bir bahçede keyif yapmak isterken burnumdan gelmişti.


çaresiz çıktım eve. tüm pencereleri,panjurları kapadım. tabir-i caizse tecrit ettim kendimi dışarıdan, gürültüden. ama fayda etmedi.kitap okumak istemedim, hevesim kaçmıştı. zaten son zamanlarda yutar gibi, hatta içer gibi tüketiyordum kitapları. televizyona baktım biraz, internette gezindim ama dışarıdaki ses hala bitmiyordu. neredeyse 2 saat olmuştu, mehter marşı aralıklarla da olsa defalarca çalmıştı.neyi kutladıklarını bir türlü anlayamadım. yurdum insanı bayılır kutlamalara, belki de İstanbul'un fethini kutluyorlardı kim bilir!

sonradan anlaşıldı neyin tantanasıydı bu. türlü gösteriler sergilendi. fetih falan değildi kutlamanın amacı
yaklaşık 20 kişilik bir koro yemin bile etti. sonra yine mehter marşı, tekbir sesleri...sonra sonra...sonra...yine tekbirler yükseldi.havai fişekler, havaya sıkılan silahlar...

anlamıyorum.aklım almıyor. bir insan eline silah alacağı için nasıl sevinebiliyor?
bunca gösterişin anlamı ne? ne gerek var? şov değil de ne?
şiddet içimize işlemiş. kimse yaptıklarını sorgulaması gerektiğini fark etmiyor.
bilinçsizlik almış başını gidiyor.nereye varacak tüm bunların sonu?

pff.yine karardı içim.

28 Mayıs 2009 Perşembe

mevsimlerden yaz..

mevsimlerden yaz-mış. ben yaz-maktan uzakmışım. içimde biriktirdiğim onca şey varken kaçıyormuşum yaz(ı)dan.
neden?
bilmem.sence?
miş'li geçmiş zaman sadece masal anlatırken mi kullanılır? "masal" güzel bir kelime ama her masalın sonu güzel bitmiyor ki.keşke sonu kötü biten masallar için başka bir kelime kullanabilsek!
inandığımız masallardan hangisi gerçeğe döndü? yoksa hepsi uçup gökyüzüne mi karıştı?
bilmem. sence?
yaz mevsimi mi sinirimi bozan yoksa yazı yazmak eylemi mi?
belki de her ikisi. yazmamaya dirensem bile, bir noktadan sonra mecburum.bazen yazmaktan başka çare kalmaz.

insanlar telaş içinde koşturuyor. günler yetmiyor, güneşin doğuşu iple çekiliyor.
benim için değişen bir durum yok. gündüz olmuş gece olmuş fark etmiyor.
hızla yaklaşan yaz günlerini kimse boşu boşuna harcamak istemediğinden tatil seçenekleri tekrar tekrar gözden geçiriliyor. listeler yapılıyor, 4 işlemden oluşan matematik bilgisiyle masraflar hesaplanıyor.
ah ne güzel ne güzel!
çiçekler, böcekler, güneş-deniz-kum
oh ne rahat!
mutlu insanlar ülkesi!

pff. yaz mevsiminin şu sahte mutluluğundan tiksiniyorum.
yaz mevsiminin insanlara zorla mutluluğu dayatmasından da. mutluluk ne ki? bu kadar basit mi?
istanbul yazları daha da çekilmez oluyor

25 Mayıs 2009 Pazartesi

birşey yok! hiç birşey yok!

içimden hiç birşey yapmak gelmiyor
sadece günlerce, gecelerce uyumak istiyorum
hiç uyanmadan.

21 Mayıs 2009 Perşembe

düşlerimin bitip kabuslarımın başladığı şehir:İstanbul

sayılı gün çabuk geçti işte.bir türlü ayak uyduramadığım zaman, hızlıca geçip gitti.ben durmasını isterken.
mecburen döndüm yine İstanbul'a.
keşke ile başlayan cümlelerim sayfalardan taştı. yazacak yer bulamadım içimden dökülenleri.hepsi boşlukta asılı kaldı.
topu topu 10 metrekare bir odaydı. ufak bir televizyon, bir yatak ve küçük bir gardroptan başka bir eşya yoktu. zaten olmasına gerek de yoktu. yeterdi.yetiyordu.

mutluluk bambaşka bir şeydi.
bambaşka.
tarif edilemez, yaşanmadan anlatılamaz, insandan insana değişen göreli bir his.
mutluydum. o küçük kasabada herşeyden ve herkesten uzakta..sadece ben ve sadece can...

şimdi İstanbul'da nefes bile alamıyorum.
yokluğumda birikmiş binlerce iş, okunacak yüzlerce sayfa akademik makale üst üste duruyor masamda. sayfalara baktıkça midem bulanıyor.

"of dedim of of dedim"

15 Mayıs 2009 Cuma

en sonunda

işte en sonunda beklenen gün geldi.
2,5 saat sonra deniz yolculuğum başlıyor.
ne kadar özlemişim denizi.
sonsuzluğu...
düş'ü.
can'ı.

geri sayım başladı.11-10-9-8...

bugün de bitti sonunda. yapılacak bütün işler bitti, sırt çantam da hazır. fotoğraf makinem de yanımda.
yollar beni bekler.
yaklaşık 11 saat sonra bu şehirden ayrılmış olacağım.
5 günün sonunda geri dönmek zorunda olmama rağmen, hiçbirşey keyfimi bozamaz -en azından böyle olmasını umut ediyorum-
gidiyorum işte.
yarım bıraktığım bir düş'ü tekrar canlandırmaya.
yeniden nefes alan bir düş yaratmaya.
gidiyorum.
belki de bir düş'ü gerçek kılmaya.

14 Mayıs 2009 Perşembe

yine aynı görüntü!

sabahtan beri Altınşehir'de yaşananları dehşetle izliyorum.
ülkenin ekonomisi büyük bir hızla diplere doğru giderken, zar zor 2 oda inşa edip içinde hayatlarını devam ettirmeye çalışan ailelerin düştüğü duruma şahit olduk.
üstüne üstlük bir okula ve eve atılan gaz bombası. ve ardından yaşananlar.
Vali Güler, okula atılan bombanın, göstericiler tarafından atıldığı iddia etmiş.
her kim atmış olursa olsun. ne amaçla olursa olsun.
ilköğretim çağındaki çocukların gaz bombasının etkilerini öğrenmeleri için daha vakit erken değil mi?
hem de öğrenmenin en çok acı veren yoluyla.
yaşayarak öğrendiler.

be-jan. şiir. yolculuk

"tamamlanmak bir hayat ister
yanımızda dolaştırdığımız olmayan suretler
boşluğu acıtan
beklenen"


bazen gelmesini beklemeden yanına gidilen
gidip de bulunan suretler.
tamamlanmak için...

"ve çıktığım her yolculukta
yorgunluğuma aldırmadan
düşler kuruyordum.
yolların korkutmadığı bir zamanda
yoksulluğuyla alay eden
yeşil gözlü bir adam çıktı karşıma
gözleri koyulaştı adamın
yaşlandıkça"



Bejan: Kürtçe acısız, sancısız anlamına geliyormuş.
Jan ise -benim çok sevdiğim bir kelime- acı, sancı anlamına geliyor.

imdaaaat!

günlerdir panik halinde ne yapacağımı bilemeden üfleyip püflüyorum.
en son Üsküdar'da yaşadığım "saat krizinden" sonra zamanın gittikçe daralıyor olması hem mutluluk veriyor hem de paniğimin artmasına yol açıyor.
yapacak onca şey var.
yarın şehir dışına gidiyorum. 5 gün olmayacağım bu şehirde.
en güzel yanı bu aslında:5 gün uzak kalmak buralardan.
ama son güne gelmiş olmama rağmen daha yapılacaklar listesinden hiçbir maddenin üzerini çizemedim. bunu gördükçe mideme ağrılar saplanıyor, başım dönmeye başlıyor
sakin ve soğukkanlı bir insan olabilmeyi ne çok isterdim
kendimden ve yarattığım panikten yoruluyorum artık
bütün hayatım böyle geçecekse vay halime!

neyse bugün düne göre daha sakinim aslında.
birazdan dışarı çıkıp işlerimi halledeceğim.
sonrasında saatleri sayarak oyalanabilirim.

"gidiyorum buralardan , sen tek başına kal İstanbul"

geri sayım başlasın...

12 Mayıs 2009 Salı

nereden çıktı bu "kocaman saat"

oldum olası zamanla ilgili problemlerim olmuştur. bu yüzden de saat kullanmayı pek sevmem. ne kol saati takarım ne de masamda, odamda saat bulundururum. bir tek cep telefonumun saatine bakarım o da mecburen. insanoğlu sürekli bir yerden bir yere koşturuyor ne yazık ki. ne geç kalmayı ne beklemeyi.ikisini de sevmem.
bugün okula gitmek için çıktım evden. gece bir türlü uyuyamadığım için sabah da uyanmam bir hayli zor oldu ve kaçırdım boğaz vapurunu. derse tam zamanında yetişebilmek için ilk gelen otobüse kalabalık olduğunu umursamadan attım kendimi. tüm yol boyunca otobüste içten içe derse yetişme planları yaptım (pek parlak bir öğrenci değilim ama niyete önem veririm, derse girmeye karar verdiysem mutlaka yetişmeliyim) muhtemelen vapurun kalkış saatine 1 dakika kala otobüsten ineceğimi hesap ettikten sonra iner inmez koşar adım iskeleye gitmeye karar verdim. bir aksilik çıkma olasılığını düşündüm. en kötüsü bir tanıdığımla karşılaşabilirdim ona da derdimi hemen anlatır ya da görmezden gelip koşarım diye sıraladım çözüm yollarını.
hayat işte, karşımıza ne zaman ne çıkacağını bilmiyoruz
20 dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra otobüsten indim inmesine ve tüm planlarım suya düştü. kaldırıma ayağımı basıp da 3-4 adım attıktan sonra aniden durdum. donup kaldım adeta.
karşımda "gördüğüme" inanamadım.
Üsküdar'da Eminönü vapur İskelesi'nin olduğu yerdeki büfelerden birinin yanına kocaman bir saat koymuşlardı.
sanki zamanla bir türlü anlaşamadığımı gözüme sokmak isteyen birileri bunu planlamış gibi hissettim (tabi son derece şüpheci bir yaklaşımdı)
bu şaşkınlıkla vapuru da kaçırdım
derse de geç kaldım.
üstelik tüm hevesim uçtu gitti.

yoruldum.
zamandan,
mekandan,
her şeyden.

7 Mayıs 2009 Perşembe

İstanbul'un anlatacakları vardı

yaklaşık 4 sene gecikmeyle "Anlat İstanbul" filmini izleyebildim sonunda.buradan da anlaşılacağı gibi iyi bir sinema izleyicisi değilim.
İstanbul'un anlatacakları vardı. bir kez olsun dinlemek istedim ben de. belki İstanbul'a dair büyüttüğüm bütün önyargılarım yıkılır da bugüne dek hiç görmediğim bir yüzünü görürüm diye.
oysa umduğumdan çok farklıydı.
filmin sonunda Altan Erkekli'nin ön planda olduğu sahnelerde söylediği cümleler, tam da benim İstanbul'a karşı hissettiklerimi anlatıyordu:
"Uyanın
Herkes uyansın
Yalan bunlar yalan
Masal hepsi
Aşklarınız meşkleriniz eviniz meviniz hepsi yalan
Uyuyorsunuz uyutuyorlar sizi
Gelin gidelim burdan gidelim"

anlatacakları vardı İstanbul'un.
dinledim sabırla.dinledim ve verdim kararı.
gitmek lazımdı burdan.
Can Baba'nın söylediği gibi burası gibi olmayan yerlere gitmek lazımdı.Hilmi Abi de "gitmek"ten bahsediyordu.

"İstanbul bitti zaten
başka bir memlekete gitmek lazım
gel abicim gidelim
şimdi Hilmi Abin bunu bir çalacak
herkesin gözü açılacak
herkesin gözünün önündeki sis perdesi kalkacak
yalanlar ortaya çıkacak
herkes çok daha mutlu olacak
uyanın
uyanın millet
burası bize göre değil
bambaşka bir memlekete gidiyoruz
orda kadınlar daha başka
aşklar başka
dostlar başka
herşey biraz daha iyi
daha adam gibi
uyanın
gidiyoruz buralardan
sen tek başına kal İstanbul
bomboş kal İstanbul
götürüyorum herkesi

uyan İstanbul .rospusu uyan
senin masallarına kandık hayatımızı yedik be
uyan,herkes de uyansın
masal bitti"

bir masal biter, hemen yenisi başlar İstanbul'da
çünkü burada masaldan bol birşey yoktur.
her masal beraberinde kocaman hayal kırıklıkları getirir.
ama masalı duyan, göremez bu kırıkları.
masal bittiğinde kalakalır eli yüzü kan içinde...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!

aylardan Mayıs.Direnişin ayı.
Mayıs'ın 6.günü. Bahar gelmiş, güzel günler yaklaşıyormuş kimin umurunda?
bizim her yıl bugün de içimiz bir kez daha acıyor.

ülkede karmaşa almış başını gidiyor.
haber bültenlerini izleyemiyorum bazen. ama işim ve okulum nedeniyle takip etmek zorundayım. bazen vazgeçmeyi geçiriyorum aklımdan.sakin ama rutin bir alana mı yönelsem? sonra hemen unutmaya çalışıyorum.

Mardin'deki olaylar var gündemde. 44 kişi hayatını kaybetti. 70 tane çocuk annesini veya babasını yada her ikisini birden kaybetti. ne olacak o çocukların sonu?
insanlar nasıl gözlerini karartıp başkalarını öldürüyorlar? nasıl başkalarının yaşam hakkını ortadan kaldırma gücünü buluyorlar kendilerinde?
şiddet, kan...bu ülke bunları yeterince yaşamadı mı tarihinde?
yıl olmuş 2009 ama hala bitmedi acılar, bitmeyecek gibi görünüyor

Sağlık Bakanlığı bölgeye psikolog göndermiş, o çocuklara yaşadıkları, bizzat tanık oldukları o vahşeti unutturabilecekler mi?

Deniz Gezmiş'in avukatıyla yapılmış bir haber okumaya çalıştım bugün. evet okumaya çalıştım çünkü içim kaldırmadı... o kadar acı ki :(

ne zaman doyacaklar kana, acıya? ne zaman bu topraklarda gözyaşı dinecek?
ne zaman bitecek tüm bu olanlar?
bilmiyorum.
midem bulanıyor.

fazla mı karamsarım acaba?

5 Mayıs 2009 Salı

buruk bir tat

Hıdrellez gelmiş.
Hıdrellez denince hep çocukluğum gelir aklıma.
büyümeden, büyütüldüğüm zamanlar.
küçüktüm. mahalledeki gençler evimizin karşısındaki terk edilmiş binanın kocaman bahçesine toplanır,ateş yakıp üzerinden atlarlardı. sesleri duyulurdu sabaha kadar. şarkılar, türküler...
onların yanında olmak, onlar gibi ateşin üzerinden atlamak için yanıp tutuşurdum. ama izin vermezdi annem.
tek Hıdrellez eğlencemiz küçük kırmızı keselerin içine madeni para koyup dilek dileyerek bahçedeki gül ağaçlarından birine bağlamaktı. ertesi sabah o keseleri toplayıp tüm yıl saklardık.
bir kaç gün sonra ne dilediğimi unuttuğum için, hiç bir zaman dileklerimin gerçekleşip gerçekleşmediğini bilemedim.

bu yıl Ahırkapı şenliklerine gitmeyi çok istedim.
çocukken atlayamadığım ateşin üzerinden atlamak için.
çocukken çok özendiğim bir şeyi, 25 yaşında yaşında gerçekleştirmek istedim.
ama olmadı yine.
önemliydi benim için
belki de gereğinden fazla önemli.

içimde bir burukluk var. nedenini bilemediğim.
aslında bilip de görmek istemediğim.
bugün eve geldiğimde annem, Hıdrellez'i hatırlattı ve eski günlerdeki gibi dilek dileyip gül ağacına asmamızı teklif etti. "Peki" diyemedim. hiçbir şey diyemedim.
sustum sadece.
susmamı neye yorduğunu bilmiyorum.soracak gücü bulamadım kendimde.
sorsam da içinde bulunduğum halet-i ruhiyeyi ona aktarmam zaten imkansızdı.
vazgeçtim.
sessizlik daha kolaydı.
zaten fazlasıyla yorgundum

sustuğum zamanlarda daha çok şey anlattığım olurdu kimi zamanlar.
susarken sessiz çığlıklarımı kimse duymaz sanardım.
benim için susmak, kabullenmek demek artık

şimdi sadece susuyorum.

1 Mayıs 2009 Cuma

yine!

yine polisin müdahale ettiği görüntüleri izledik ekranlarda
evlerimizde olduğumuza içten içe şükredip, bir aksiyon filmi izler gibi gözlerimizi diktik ekranlara.
oysa uzak değildi onca şiddetin yaşandığı sokaklar.
hayatımız boyunca belki yüzlerce kez geçtiğimiz, işimize, evimize, okulumuza giderken yürüdüğümüz sokaklarda yaşandı hepsi.
onca şiddet, acı, kan...gözyaşı...


televizyonda haber bültenlerinde 1 Mayıs görüntülerini izlerken gözüme bir manzara(! )çarptı.
Yüksek bir binanın tepesine eylemcileri gözetlemekle görevlendirilmiş bir polis elinde çekirdek (!) oturmuş aşağıda olup bitenleri izliyor.
bu görüntü karşısında neler hissettiğimi tarif etmem imkansız.


Ve en güzeli...Taksim'de 31 yıl aradan sonra 1 Mayıs marşı yankılandı.
Genç Siviller'i de takdir etmek lazım. The Marmara'dan pankart açmak ilginç bir fikirdi.