30 Nisan 2009 Perşembe

ordan burdan


hava yine güneşli İstanbul'da.
bense inat ettim ders çalışmak için zorluyorum kendimi. dışarı çıkmak yok! en azından bugünlük!
pazartesi ve salı peş peşe 2 sınavım var.üstelik çalışılması gereken sayfalar dolusu not. ve tez kıvamında yazılması gereken bir ödev.
nasıl başa çıkabileceğimi bilmiyorum.
dışarıda oyun oynayan çocukların seslerini duyuyorum
"En büyük asker, babamın askeri" diye bir şarkı tutturmuşlar. çocuklardan en büyüğü 5 yaşında, asker kelimesinin ne anlama geldiğini bile bilmiyordur muhtemelen.
garipsiyorum bu durumu. çocuklara şiddetin öğretilmesi, böylelikle şiddetin meşrulaştırılması ne kötü...
son dönemde haber bültenlerinde kulaklarına çalınan haberlerden etkilenmiş olmalılar.
"Babamın askeri" derken neyi kast ediyor acaba?
Babası devlet mi? bir taraftan "devlet ana" diye de yaygın bir tabir var.
biliyorum, saçmalıyorum.

Yarın 1 Mayıs. İşçi Bayramı. Ya da Emek ve Dayanışma Günü.
Geçen yıldan aklımıza kazınan vahşet, orantısız güç...devlet terörü.
yarın neler olacak acaba?
keşke yine aynı görüntülere şahit olmasak...

Nazım Hikmet'in dediği gibi "Güzel günler göreceğiz çocuklar..."

Hasankeyf'e gitmek istiyorum. eminim orada bahar, İstanbul'dakinden daha güzeldir.
Dicle'ye karşı şöyle demli bir kaçak çay içmek hiç fena olmazdı.
heleki İstanbul'un şu karmaşasından iyice bıktığım şu zamanlarda...

"Hasankeyf'e Sadakat"

daldan dala atladığımın farkındayım.
anlaşılacağı gibi kafam baya karışık bu aralar...

29 Nisan 2009 Çarşamba

Turgut Uyar'dan birkaç dize

Turgut Uyar okudum bugün. epey zaman olmuştu okumayalı.

"sevgim acıyor
kimi sevsem
kim beni sevse"

veya

"elele gittiğimiz bu yolda
sen gitgide büyürsen,
benim icimde çok beklemiş
çok eski bir yer kanar..."

belki de...

"şuramda bir sancı,
şuramda, atların kişnemesi gibi asi
gece karanlığında
kalayım kalayım diyorum olmuyor
ben gidiyorum''

işte şimdi okullu oldum:)

geçen yıl mezun olup da okulla hiçbir bağım kalmadığı zamanlar okulu, dahası öğrencilik günlerimi ne kadar özlüyordum.
okulda arkadaşlarımla geçirdiğim vakitler sık sık gözümün önüne geliyor, sevdiğim bir işi yapmama rağmen iş hayatının çok sıkıcı olduğundan yakınıp duruyordum.
okula geri dönmem gerektiğine inandırmıştım kendimi.
okul, eğlence demekti bir bakıma:)
oysa o günleri özlerken atladığım bir ayrıntı vardı: sınavlar...

1yıl aradan sonra yüksek lisans programına kabul edilmemle okul maceram kaldığı yerden yine başladı. bu kez sevdiğim bir bölümde öğrenci olduğum için farklı bir mecrada.
ama yine de sınavlardan kurtuluş yok...
pazartesi günü bu yılın ilk sınavına girdim.
bu en basit dersimdi, 3 tane hikaye yazmamızı istedi hoca, sadece süreyi doğru düzgün ayarlayamadığım için son hikayemi bir sona bağlayamadım.
(e olsun o kadar, sınavlarda zamanın önemli olduğunu unutmuşum)

geriye 2 sınavım kaldı ve ikisi de baya bir zorlayacak
okula geri döndüğüm için şimdilik pişman değilim ama sınavlar azıcık gözümü korkutuyor :))

neyse ne yapalım...gülü seven dikenine katlanır

dün hava İstanbul'da müthişti. Hele Moda...
güneşin altında deniz manzarasına karşı dost muhabettinin içinde buldum kendimi.
özlemişim yazı.
denizi.
dostları.
aylak aylak sokaklarda dolaşmayı.
güneşin tadını çıkarmayı.
bir yere yetişme derdinde olmadan herşeyin tadını çıkara çıkara yavaş yavaş yaşamayı.

acele etmekten, bir yerlere bir şeylere yetişmeye çabalamaktan nefret ediyorum!
kısıtlı zamanlardan da!

24 Nisan 2009 Cuma

ağıt...

sol yanımda hissettiğim boşluk gittikçe büyüyor ama acıtmıyor artık.
belki de ben farkında değilim acının, bilmiyorum.
uyumuyorum.
hep aynı şarkı sözleri çalınıyor kulağıma.
hep aynı şiirleri okuyorum.
güneş yine yüzünü göstermeye başladı İstanbul'a...umurumda değil.
panjurları kapalı evimde oturuyorum ben.daha ne kadar kalacağım bu karanlıkta?
dışarıda bensiz akıp giden bir hayat var,biliyorum.
ama ben karışamıyorum o kalabalıklara.
karışmayacağım da.
yitirdiğim bir düşün yasını tutuyorum.dilimde sözlerini tam olarak anlayamadığım Kürtçe bir ağıt...
suskunluk her zaman birşeyler anlatmaz ki insana.
suskunluk, bazen sadece suskunluktur.
tükenişidir söylenmesi gereken her şeyin.
belki de bizim tükenişimizin...
susarken neleri yitirdiğimizin hesabını yapmanın bir anlamı da kalmadı bu saatten sonra...


sustuk.
yittik.
bittik.




"içimin ölen yüzü"ne...

22 Nisan 2009 Çarşamba

geriye cevapsız sorular kaldı

günlerdir bloguma birkaç cümle yazıp siliyorum. anlatmak istemediğimden değil anlatacak çok şey olduğundan.hangisinden bahsedeceğimi bilemediğimden.
sıkı sıkıya bağlı olduğum, 2 yıla yakın bir zamandır besleyip büyüttüğüm, her ne olursa olsun korumaya çalıştığım "düş"ümü yitiriyorum artık...
"düş"ledikçe canımı yakıyorum. "düş"ledikçe düşüyorum.
daha fazlasına dayanamayacağım artık.
düşlerim olmadan ben, "ben" olamazdım ya. hatırladın mı bu cümleyi?
artık ben olmak istemiyorum.
artık "var olmak" istemiyorum.ne senin ne bir başkasının hayatında...
taşıyamıyorum ne kendimi ne bir "başkası"nı...

geride bir tek cevapsız sorular kalacak.
sorularım da bitmeli artık...

susma sıramı savmıştım. tekrar sıra bana geldi.
artık susacağım.
sessizlik, an be an öldürse de benliğimi.
sessizlik, her geçen saniye yok etse de varlığımı...

gelme...
lütfen gelme...
bırak da rahat rahat yitip gidelim.düşüm ve ben.İstanbul'da...

bitti. bir düş yitip gitti.
kayıp gitti ellerimin arasından.
günler geceye döndü...bir düş yarım kaldı, büyümeyecek

18 Nisan 2009 Cumartesi

aynı nakarat!

Nazan Öncel'in eski bir şarkısı geldi aklıma. ve bu şarkıyı günün hatta haftanın şarkısı ilanı ediyorum kendimce.
"Aynı nakarat
Hep aynı aynı
Yarısı bayat
Hep aynı aynı
Yarısı hayat
Aynı nakarat
Anlat anlat "

Tantana var iş yok.
Gürültü var ses yok.
Sureti var aşk yok.
Görüntü var renk yok."

sıkıldım. sabah kalktığımda bir mucizeyle karşılaşmak istiyorum ama yok, olmuyor işte.
her gün bir öncekinin aynısı gibi..
ağlanacak halime gülmek değil de nedir bu yaptığım?


of ki ne off

17 Nisan 2009 Cuma

senin adın ne?

"..radyoda çok eski bir caz parçası çalıyordu.
adını bilmiyordum.
senin de adını bilmiyordum.
asla da öğrenmeye çalışmadım.
senin adının olması, her şeyi zedeleyebilirdi."

karşısında gördüğü adama ismini sordu kadın. cevap vermeden önce bir an duraksadı adam.
"Jan. Benim adım Jan" dedi kendinden emin bir sesle.
Bu kez duraksama sırası kadındaydı. Yeşil gözlerini, adamın karanlık gözlerine dikti. ve o karanlığın içinde ufacık bir yıldızın parladığına inanmak istedi.
"Sızı" dedi..."İçimde derin bir sızı var"




jan: ağrı,sızı,acı yada gönül yarası

16 Nisan 2009 Perşembe

bir ses...dahası bir şiir...

"şiirlerimi yakmaktan vazgeçtim.
senden sözetmeyi özlüyorum yalnızca"

duymak istediğim bir ses sadece. düşünmeden söylenmiş bir cümle belki.
ne olduğunun hiç önemi yok...
inan ki yok...

"İçimde bir ses akıp gidiyor böyle, hep seninle konuşan, hep sana konuşan."

benim yerime sen konuşsan...anlatsan hep...durmadan susmadan.
dinlesem ben sıkılmadan...
küçükken dedemin anlattığı masalları dinlediğim gibi pürdikkat
nefes almaya bile korkarak.dinlesem seni.

masallardaki kahramanlar biz olsak... kendi masalımızı yaratsak...
geç kaldığımı unutsak!

Beyoğlu sokaklarında bu kez de "BİZ" kaybolsak... kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi unutarak...

14 Nisan 2009 Salı

neredesin can?

buralara bahar geldi sanmıştım ya.
gelmemiş aslında. yalancı baharmış o gördüğüm.
"can" gelince bahar gelecekmiş sahiden.
öyle duydum.
şimdi hava soğuk.
"can" gelince İstanbul gülümseyecekmiş yüzüme.
hiç olmadığı kadar sıcak bir gülümsemeyle...

12 Nisan 2009 Pazar

aynı masal!


Çağan Irmak'ın "Ulak" filmini izledim bugün. ikinci kez.
filmi ilk kez geçtiğimiz kasım ayında Diyarbakır'da izlemiştim.
yine aynı sahnede doldu gözlerim.
Zekeriya, hikayeninin tamamını anlatmış, artık köyü terk edip tekrar yollara düşme vakti gelmiştir. Meryem ise Zekeriya'nın gitmesini istemiyordur ve şu cümleler dökülür dilinden:
"beklesek senlen
yolunu gözlesek
aynı masala inansak beraber!'

aynı masala inansak ya!
inandığımız bir masal olsa ya da...
aslında benim var...keşke onun da inandığı bir masal olsa...

ve film biter...yazılar akar ekranda. ve okuduğum bir cümle daha bana dün'leri hatırlatır.
film "hayal kuran bütün çocuklara" ithaf edilmiştir.
hayal kurmak için illa ki çocuk olmak gerekmez ki...

bir anlatabilsem...
ah bir anlatabilsem keşke...

9 Nisan 2009 Perşembe

yetmez...

telefonun diğer ucundaki kadın "yeter artık, çok yıprattın kendini" dedi.
kuru bir "haklısın" çıktı dudaklarından, aceleyle vedalaşıp kapadı telefonu.
derin bir nefes aldı ama o bile yetmedi sakinleşmeye.
birlikte büyüdüğü çocukluk arkadaşıyla uzun bir telefon konuşması yapmışlardı.
onu yerden yere vuran, nefesini kesen, kelimeleri boğazına düğümleyen o duyguyu anlatmaya çabalamış ama pek başarılı olamamıştı.
biraz olsun rahatlamayı ummuştu.

son 1 yıldır rüzgar onu nereye sürüklerse oraya gitmiş, teslim olmuştu.
direnmemişti.yada direnememişti.
bilmiyordu.
içinde birşey eksikti ama neydi. nerede unutmuştu?
kaybettiklerini arayıp durmuştu İstanbul sokaklarında.oysa bu sokaklarda ona dair hiç bir iz yoktu, silinmişti herşey. sanki hiç varolmamış gibi.

sonra vurmuştu kendini yola.
başka şehirler, başka izler.
içindeki eksikliği oralarda tamamlama umuduyla.
ama olmamıştı yine.
o uzak yollardan daha da eksilmiş halde geri döndü bu lanet şehre, İstanbul'a...

şimdi çaresizlik içinde oturduğu evin penceresinden gördüğü deniz içini bulandırıyor.

5 Nisan 2009 Pazar

bence biz yeni baştan unutmayı deneyelim

"Anımsamak değil, unutamamaktı benimki. bağışlanamaz bir merakım vardı çünkü. "şimdi"ye dair yaşantımın bütün düğümlerini geçmişle çözmeye uğraştıkça, "şimdi"nin gerçekliği türlü boyutlarda çoğalarak yansılmaya uğruyordu."


şimdi yeniden.
tekrar denesek unutmayı...

belki bu kez başarabiliriz.

3 Nisan 2009 Cuma

bir ses...bir söz...

"...adımı öyle bir söylerdi ki, adım olmasa yaşayamam sanırdım. sanki başka bir dünyadan seslenirdi bana"

derinlerden gelirdi sesi. hüzünlü ve kırgın. belki de yorgun sesi...
düşünerek tane tane konuşurdu. onu dinlemek, uzaklara gitmekti benim için.
söylediği her sözü belleğime kazırdım. anlamlı yada anlamsız olmasını umursamadan.
ağzından çıkan her harfe değer verir, pamuklara sarar, saklardım hafıza sandıklarımdan birinde.
yalnız kaldığım zamanlarda sesi kulaklarımda yankılanırdı.
susardım.
hep dinlerdim.
hep konuşsun isterdim.
yanımda olmadığı zamanlarda bile.




bazen de konuşmazdı. susardı.
ben konuşmaya çalışırdım o anlarda.korkardım suskunluğundan. sesini duymadığım zamanlar hayat bitiyor sanardım.
oysa korkacak birşey yoktu.

derin derin bakardı gözlerime. ben gözlerimi kaçırırdım.

yüzümde kocaman bir gülümseme belirirdi. bir yanı kırık...
bana bakınca öyle derin derin, dalınca gözlerime, gülümseyince dolu dolu...
öleceğimi sanırdım.
o kadar mutlu olurdum ki.
"şu an hayat bitse, mutlu ölsem...
hayata dair gördüğüm son şey gözlerin olsa.
hissettiğim tek şey bana verdiğin mutluluk olsa..."
diye geçirirdim aklımdan....



şimdiyse sonsuz bir sessizlik...
ve bir o kadar da kimsesizlik...



"yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!"