28 Mart 2009 Cumartesi

sahil




neye? kime?

bu ülkede neye kime güveneceğiz?
devletin başına geçmiş sözde halkın yararına çalışmaya ant içmiş kaç siyasetçiye gerçekten güvenebiliriz?
son 2 günde yaşananlar bir kez daha unuttuğumuz bir gerçeği çarpmadı mı yüzümüze?
acı ama bir o kadar da gerçek...
enkazın bulunması ve cenazelerle ilgili haber sitelerinin hepsinde farklı şeyler yazıyor.kimin de 6 cenazeye de ulaşıldığı kiminde 5 cenazeye ulaşıldığı, Yazıcıoğlu'nun içlerinde olmadığı, parti arkadaşlarının hala umutlu olduğundan bahsediliyor...

hangisi doğru yazıyor? hangisi gerçekliğinden kesinlikle emin olduğu şeylerden bahsediyor?
kime inanacağız?
ben mi fazla şüpheciyim yoksa?

26 Mart 2009 Perşembe

yok daha neler

ülkemizde insana ne kadar değer biçildiğini gördük bir kez daha...
Beşir Atalay yarın öğleye kadar sonuç almayı umduklarını söyledi.
çok geç olmayacak mı?

yok artık!

25 Mart 2009 Çarşamba

"Neden mutlu değilsin"

annemin sesiyle uyandım güne.derse yetişmek için bir an önce hazırlanıp evden çıkmalıydım. yoksa yetişemeyecektim.

bir bardak çay ve bir dilim ekmekten oluşan kahvaltım için masada annemin karşısındaki sandalyeye oturduğumda annemin yüzünde nedenini bilemediğim bir kederle göz göze geldim.

aramızdaki sessizliği bozan tabi ki o oldu.

çünkü çok zorunlu olmadıkça sabahları sessiz kalmayı tercih ederim.

"Neden mutlu değilsin" diye sordu çaresizlikle.

hiç beklemediğim bir anda gelmişti bu soru. oysa annemin hiçbir şeyin farkında olmadığını sanarak kendimi kandırmıştım. kör değildi ve görüyordu her sabah kalktığımda yüzümdeki ifadeyi.

"nereden çıktı" dedim.

derin bir "ah" çekti. konuşamazdım. susmalıydım. aramızdaki sessizlik beni içine çekmeden gitmeliydim.

çantamı alıp "görüşürüz" dedim duygusuz bir sesle ve evden dışarı attım kendimi.

eğer 1 dakika daha kalsaydım annemle...

1 dakika daha onun yüzündeki çaresizliği görmek zorunda kalsaydım...

olmazdı.yapamazdım.

içimde biriktirdiğim herşeyi ona anlatmaktan korktum.

ağlamaktan korktum. onu da ağlatmaktan.

çünkü biliyordum, eğer annemin yanında ağlarsam, bunun annemi nasıl daha da çaresizliğe sürükleyeceğini biliyordum.gözyaşlarıma hakim olmam gerekiyordu, bunu beceremeyeceğime göre en iyisi ondan uzaklaşmaktı.
çıktım dışarı.
dışarıda nasıl olacağına karar verememiş bir hava.
benim gibi. kararsızlığın içine dalmış gitmiş.
bulutlar durmak ve kaybolmak arasında sıkışıp kalmış.

yorgunum.
susmak ne kadar zor bazen?
söylenecek şey belliyken neden bu kadar zor susmak?

keşke anlatsam...
keşke anlatabilsem anneme...
hıçkıra hıçkıra ağlayabilsem anlatırken.
ne yaparsam yapayım içimdeki yaranın daha da büyüdüğünü gösterebilsem ona...
anlasa beni.
o da benim gibi aşık olmuş mudur acaba?
o da benim gibi koşup koşup yorulmuş mudur?


bir ortak noktamız da aşk olsa keşke?

23 Mart 2009 Pazartesi

halimiz duman mı gerçekten?

kendime inanamıyorum.
artık soru sormadığımı fark ettim.
sormuyorum. sorgulamıyorum. sinirlenmiyorum.sakinim. büyüyorum sanırım.
büyümek güzel mi? bilmiyorum.

içimde gömülü bir sızı olduğu gerçeğini inkar edemem, sanki göğsümün sol tarafında bir yara var ve sürekli kanıyor. kanın yavaş yavaş akışını duyuyor gibiyim. etrafımdaki onca gürültüye rağmen.
görüyorum.
kendi kanımı
kendi acımı.
görüyorum.
ama susuyorum. sormuyorum. hiçbir soru gelmiyor artık aklıma.
konuşmak gelmiyor içimden.
içimde biriktirdiğim onca cümle uçup gitmiş sanki.
sanki herşeyi unutmuşum.

önceden olsa soru sormamak için zorlardım kendimi. aklıma yüzlerce soru üşüşürdü.
hepsi bir anda nereye kayboldu?
bilmiyorum
cevapları alamadım hala...ama sorularım yok oldu.
apansız...
nedensiz.


artık merak da etmiyorum.
içimdeki meraklı kız çocuğunun sesi kesildi.
nasıl olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok!



uzun zaman olmuştu Duman dinlemeyeli...
"giderek kanımız zehir dolmuş" ama "bu şehir için ölmeye" değmez....

20 Mart 2009 Cuma

karışık.karmaşık.karmakarışık.

oysa güzel uyanmıştım güne.
ama şimdi?

dün geceki uykusuzluğum yüzünden bu sabah uyanmak zor oldu, biraz gecikmeli de olsa çıktım evden okula doğru. doğru düzgün derse girmeden geçirdiğim 5 yılın ardından 1 yıl çalıştıktan sonra, deliler gibi okulumu özleyip tekrar öğrenci olmak için elimden gelen herşeyi yaptım.başladı yine öğrencilik ve avarelik günlerim:) bu yüzden kaçırmıyorum dersleri belki de henüz yeni başladığım için.bir hevestir gidiyor.

sokağa ilk adım attığımda keskin bir soğuk çarptı yüzüme. bu kadar olması normaldi heleki dünden sonra. ama güneş de yüzünü gösteriyordu yavaş yavaş. gülümsedim.
tutuktu güneş.belki korkuyordu.ama yine de gösteriyordu yüzünü biz insanlara.
karar veremedim.
bahar geldi mi yoksa biraz daha beklemek zorunda mıyız bilemeden, ısınalım istedim.
güneş yavaşça okşasın yanağımızı.

bindim vapura. gündü,güneşti,güzeldi.İstanbul güzelleşmişti bugün. ama ben yine de o şehri özledim, o uzak şehri, Diyarbakır'ı. gidip de dönemediğim, hep bir parçamı bıraktığım o şehri.
acaba oraya da bahar gelmiş midir?
düşlerimin şehrinde de güneş ısıtıyor mudur insanları?

okuldan sonra yürüdüm biraz.sahilde dolaştım tek başıma. deniz kokusunu içime çektim sanki ilk kez sahile gelmişim gibi.
sonra İstikal'e, sinemaya gittim tek başıma. hayatımda 2.kez tek başıma bir filme gittim.
14.15 matinesi.
koskoca salonda bir tek ben vardım
tek başıma izledim filmi
ilginçti:)

sinema çıkışı bir kahve ısmarladım kendime. şöyle bol köpüklü.

bugün hiçbirşey canımı sıkamaz sanmıştım.
bugün hava güzeldi ve bugünden sonra hep böyle olacak sandım.
yanılmışım.

oysa güzel uyanmıştım güne.
onca yokluğa, yoksunluğa rağmen.
güzel uyanmıştım.


sandığım gibi olmadı.
güzel başladı ama kötü bitiyor bu gün.
çünkü "ölüm"ü hatırlattılar. oysa unutmuştum.unuttuğumu sanmıştım.
yağmurdan kaçarken doluya tutulmak buna mı denir?
2 yıl öncesine gittim. o güne..acısı hiç dinmeyecek o yaranın açıldığı o yaz gününe

hangi zamandayım şimdi?
hangi yıldayız? geride mi kaldım yine?

sıkışıp kaldım bir yerde.arada derede bir yerde.
zihnimde yarattığım felaket senaryolarından biri gerçeğe döndü işte.
en büyük düşmanım -şüphelerim- çoktan uyanıp sırıttı yüzüme.
"ben demiştim böyle olacağını" diyip duruyor içimdeki seslerden biri.
bir diğeri -ki en bencil olan ses- "şimdi sen ne yapacaksın? boşver diğerlerini.kendini düşün" diyerek kemirip duruyor beynimi.


sussak...biraz sessiz kalsak.


oysa güzel uyanmıştım güne.




"İş ki çıksın bir habercik getirsin biri ondan bana, tellal
çıksın biri ondan bana bir şeyler desin iş ki,
söyle, verdim canımı ona gitti, telal,
verdim ona gitti"

19 Mart 2009 Perşembe

yarım kalmış birkaç cümle

bahar geldi sanmıştım ya, yanılmışım aslında.
bugün İstanbul'a yağmur yağdı. hatta kar.
küçüktüm.babaannem "kar temizliktir" derdi. ama bugün hiçbir şey temizlenmedi bizim buralarda. hala herşey bıraktığımız gibi.
kirli.

biz mi kirlettik herşeyi diye soramıyorum bile kendime.
korkuyorum.
hepimiz korkuyoruz.


hem zaten korkunun ecele faydası yok, öyle değil mi?


18 Mart 2009 Çarşamba

bahar gelmiş

bahar gelmiş, zaman hızlıca akıp gitmiş farkına varamadım.
zamanın dengesizliğine alışamadan, hızlı mı yoksa yavaş mı aktığına karar veremeden mart ayının da sonuna geldik işte. bu aralar hızlı bitiyor günler, hemen batıyor güneş.

oysa güzel bir haftasonu geçirmiştim. şimdi sanki üzerinden aylar geçmiş gibi hissediyorum.
oysa o kadar uzak değildi ki, sadece 3 gün önceydi.
neyse...
alışamıyorum.

2 yıl aradan sonra tekrar okula gidip, derse girmek güzel. özlemişim öğrencilik günlerimi.

edebiyat okumalarına hazırlık yapıyorum. güzel gidiyor ve iyi bir iş çıkaracağımızı umut ediyorum.

öyle yada böyle geçip gidiyor ve biten herşeyle yenileri başlıyor.
hayat garip, ben garibim, insanlar garip belki de...

şimdi bir sahil kasabasında olmak vardı...

12 Mart 2009 Perşembe

yollar...yolculuklar...

çok değil bir kaç yıl önceydi. yine de hatırlamak için hafızamı zorlamam gerekiyor.
ne zaman içim sıkılsa İstanbul'un kaosundan..ne zaman gitmek istesem bu şehirden. sığamasam koskoca şehre.Haydarpaşa Garı'nda bulurdum kendimi. yanımda küçük bir sırt çantası. ve ardımda bana el sallayan kimse olmazdı. yolcuğumun sonunda eski bir şehirde bulurdum kendimi yepyeni umutlarla. bir kaç arkadaşla hayat üzerine bitmez tükenmez varsayımlarla dolu sohbetlerin öznesi olurdum Porsuk Çayı kenarında. gün doğumuna dek uyanık kaldığımız bir kaç günün sonunda yepyeni bir "ben" olarak dönerdim İstanbul'a

yollar...hep adımı kulağıma fısıldadı...
bu yüzden en mutlu olduğum yerler otobüs terminalleri, garlar ve havaalanları. tabi bir de limanlar:) yolculukta ve gittiğim yerde lazım olacak eşyalarımı eksiksiz aldığıma dair içime düşen şüpheler...yüzlerce kez kontrol ettiğim yolculuk biletim. yolculuğun heyecanı. gideceğim yerde göreceklerimi bilemenin verdiği garip bir merak...

ne zaman sevdiğim birileri buraya, şehrime gelse koşar adım giderdim onları karşılamaya.
içimde kontrol edemediğim bir heyecan. trenden yada otobüsten inen kalabalığın arasında aradığım o tanıdık yüz...gözlerim gözlerini gördüğümde içimde duyduğum rahatlama ve daha da artan heyecan. titreyen sesim...ve sıcacık bir "hoşgeldin"


tüm bunlara rağmen hep aynı yerlerde hüzün nefesimi kesti.
ben yolları ve yolculukları seviyordum ama dönüşümü bekleyen kimse olmayıp da giden ben olduğumda. oysa hayat her zaman istediklerimi çıkarmayacaktı karşıma.
ve birini yolcularken geride gözü yaşlı olarak kalmak hiç de mutlu etmeyecekti beni...


etmedi de zaten.
veda sahnelerinde tüm repliklerimi unutup sessizce yutkundum sadece.
çünkü başka çarem yoktu.


şimdi...
şimdiyse vedalara alıştığımın farkına varıyorum...alışmak her zaman kötü mü?
hala canım yansa da her gelişin bir dönüşü olduğunu kabullendim artık.


burada bitirmeli bu satırları. söylenecek şeyler bitmemiş de olsa susmalı şimdilik.
Harem otobüs terminali cümlelerimde yerini almalı yavaş yavaş.
orada, otobüsten inip de beni gördüğünde "İstanbul'da kimsesiz olmadığını" anlayacak birini bekliyor olacağım...

10 Mart 2009 Salı

peki şimdi ne olacak?

yaktık yıktık herşeyi.
susmadık.artık sessizlik ağır gelir olmuştu
lafımızı esirgemedik.
onca zamandan beri içimizden biriktirdiğimiz herşeyi döktük ortaya.
siyahtı gece.
tiz bir çığlık duyulmuştu.nereden geldiği bilinmeyen siyah bir çığlık.
geceyi delip geçen bir çığlık.
kanayan yaralarımızı daha da kanatan bir çığlık...

sonra...
sonra ne mi oldu?

unuttuk...

içimde bir boşluk kaldı Jan...

Jan...dinmek bilmeyen bir "sızı"
içimde biriktirdiğim herşeyi kustum.
geride kocaman bir boşluk kaldı.
neyle dolduracağımı bilemediğim.

ya gittikçe büyürse?

9 Mart 2009 Pazartesi

nefret?

''dile getirilemeyen nefretten büyüğü yoktur. dile getirilemeyen aşk gibisi yoktur.''

insan aşkı ve nefreti aynı anda yaşayabilir mi acaba?
aslında aşık olduğumuz birinden zaman zaman nefret etmemiz mümkün mü?
burada kızgınlık da işin içine giriyor tabi.
insanoğlu ne garip...
bir duygudan öbürüne geçişimiz ne kadar hızlı ve ne kadar karışık?

ne saçmalıyorum ben
bir bilebilsem...

gerek yok

durup durup aynı şeyleri hatırlayarak canımı yakmak istemiyorum artık

susturmalıyım hafızamı

8 Mart 2009 Pazar

umutla..inatla...inançla...


Kadınların başkaldırısını simgeleyen, birlikte bir güç olmanın, dayanışmanın anlamını bugünlere taşıyan Dünya Emekçi Kadınlar günü kutlu olsun...


bu bahar önce kadınlar yürüyecek...

6 Mart 2009 Cuma

demli çay ve İstanbul

sabah 8'de yağmurun sesiyle uyandım uykumdan.
çarşamba günkü o güzel havadan sonra bu yağmur da nereden çıktı uf diyerek başımı yine gömdüm yastığa.
4 saat uyumuş olmama rağmen uyuyamadım tekrar ve çıktım yataktan.
camdan dışarı bir göz attım. sanki hava açacak ve güneş yüzünü gösterecek gibiydi.
"yine de fazla umutlanmamak gerek" diyerek mutfağa doğru yol aldım.
kahvaltımı ettikten sonra havaya tekrar göz attım ve güneş çoktan yükselmişti bile.


üzerime montumu geçirip çıktım sokağa.
boğaza karşı demli bir çay içmek için son derece uygun bir gündü...

içimde bir garip sızı, içimde bir garip umut

tüm gün neden bu kadar bıkkın ve yorgun olduğumu düşünüp durdum. kesin bir sonuca varamamış bile olsam, bir an önce toparlanmam gerektiğine karar verdim sonunda. en başından beri bunu yapmam gerektiğini biliyordum ama nasıl olacağını kestiremiyordum. hala da bilmiyorum aslında. beni içinde bulunduğum bu karmaşadan ne kurtarabilir?
ne olduğunu bilmesem de, bilemesem de birşeyler yapmanın zamanı geldi
geç bile kaldım

önce kitaplarıma ve aylardır uğraştığım yap-boza geri dönmekle işe başlamaya karar verdim. kulağımda sevdiğim şarkılar yap-boz parçalarının arasında kaybolmuş, sabırla "doğru" parçaları birleştirmeye çalışırken çalan telefonla irkildim. oydu. sesini özlediğim adam. gözlerime derin derin baktığında gözlerine hapsolmak istediğim adam. bana öyle aşkla baktığında ölmek geçerdi içimden. ama eskimişti o zamanlar.
sesini duyduğumda elbette ki şaşırdım.en son konuşmamızın üzerinden çok zaman geçmemişti ama dedim ya beklemiyordum sesini duymayı.
havadan sudan konuştuktan sonra "hoşçakal" diyerek kapadık telefonu.
"hoşçakal"
bu iyi dilekten sonra hoşça kalmak mümkün mü gerçekten?
telefonu kapadıktan sonra nedenini bilmediğim bir şekilde dikkatimi toparlamam biraz zaman aldı. içimde garip bir sızı kaldı konuşmadan sonra. aklımda binlerce soru.ama susturdum hepsini.bu kez soru sormamaya kararlıyım. soru sormayacağım ve ardıma bakmaktan vazgeçeceğim.
salonda babamın televizyon izlediğini duyuyorum. siyaset meydanını izliyor belki de yıllar sonra ilk kez. programın konusu Ahmet Kaya ve Yusuf Hayaloğlu.

içimdeki sızı büyüyor mu ne?
büyümemesini dileyerek yap bozu yarım bırakıp içeri koşuyorum.
şiirler geliyor aklıma, her dinlediğimde gözyaşlarıma zar zor hakim olduğum şarkılar, türküler...
babamla birlikte içimizde bir garip hüzünle bakıyoruz ekrana.susuyoruz.
ilk Ahmet Kaya şarkısını babamın küçük kırmızı teybinde duymuştum.
Yusuf Hayaloğlu'nun şiir kitabını babamdan ödünç alıp okumuş bir daha da geri vermemiştim.

ekranda gördüğümüz sanatçılar yada dinlediğimiz şarkılarla ilgili ikimizin de farklı anılarımız var. her şarkıda gözlerimizin uzaklara dalışından belli.
acaba o şarkıları dinlerken, o şiirleri okurken benim ne düşündüğümü tahmin edebiliyor mudur babam?
acaba babam benim de bir zamanlar aşık olduğumu hissetmiş midir?
bilmem.

yarın benim için yeni bir gün olmalı.
dünden ve bugünden farklı.
içimde garip bir umut var. nereden ve nasıl gelip yerleşti içime? bilmiyorum. bilmek de istemiyorum aslında.çünkü bilmek istersem soru sormam gerekecek.oysa ben vazgeçiyorum sorulardan.

5 Mart 2009 Perşembe

geçiyor günler.durmuyor zaman

koskoca bir hafta yine hızla geçip gitti
evde olmaya iyiden iyiye alıştım. zorunlu olmadıkça hafta içi çıkmıyorum dışarı,sadece cuma ve cumartesi günleri biraz hava almaya atıyorum kendimi sokaklara.
aslında sıkılıyorum evde ama dışarıda da yapacak birşey yok. her yer aynı. sokaklar, insanlar, müdavimi olduğum kafeler.hepsinden önemlisi ben. ben de aynıyım aslında. en kötüsü de bunu kabullenmek sanırım.

bugün kitaplığımı düzeltmeye karar verdim.
son 2 aydır her evden çıkışımda elimde kitaplarla eve dönmüşüm.
okunacak o kadar çok kitap birikmiş ki.
ama hiçbirini okuyamadım henüz.

kitapların yanında duran süslü püslü defterim gözüme çarptı bir an.içinde yazmak istediğim onlarca hikaye için kısa notlar. yarım bırakılmış cümleler.
yazmaya yeltenip sonunu getiremediğim hikayeler...


kitaplığın yanındaki masanın üzerinde yarım bırakılmış bir puzzle. bulabilmek için yana yakıla İstanbul'daki bütün oyuncakçıları ve kitapçıları altına üstüne getirip hiç tahmin etmediğim bir yerde rastlayınca çocuklar gibi sevinip havaya uçtuğum puzzle. hayatımın tablosu...


neden bu aralar hiçbirşeyin sonunu getiremiyorum?

4 Mart 2009 Çarşamba

yazsam.sayfalarca.yazabilsem.

yazmak bu kadar zor olmamalı...
benim kavgam kelimelerle değil ki!

ama yazamıyorum işte...